YARGIYA MAHALLE BASKISI
ESKİDEN de kullanıldığı halde
akademi dünyasından Profesör Şerif Mardin’in “türban” furyasını
açıklamak için kullanması üzerine birden bire güncellik kazanan
“mahalle baskısı” sözü başka durumlara da uygulanabilir.
Örneğin şu aylarda Türkiye’nin yargı kurumları üzerindeki
baskıyı anlatmak için de.
Ne demek mahalle baskısı?
Belli bir konuda herhangi bir resmi yasak veya yasal bir
zorlama olmasa
da “mahalle”nin ev içlerinden, pencere ve cumba arkalarından,
kahvelerinden, dükkanlarından gelen öyle bir hava oluşmuştur ki,
insanlar o konuda sanki bir yasak ya da zorlama varmış gibi
davranışlarını o havaya uydurur, davranışlarını ona göre
ayarlamak gereğini duyarlar. Havayı yaratanlar bir yerden emir
almış falan değildirler; içlerinden gelen bir güdüyle, kendi
aralarında konuşurken, işlerine geldiği, küçük hesaplarına
uyduğu için, tek başına aşamadıkları durumların başkalarınca
aşılmasını istemediklerinden yaparlar bunu. Kocakarıların, evde
kalmış kızların, kahvelerde pinekleyen ihtiyarların, dükkan
önlerinde sohbet eden küçük esnafın oluşturduğu bir havadır bu.
Konuya göre değişir. Bazen evden çıkış ve eve dönüş saatleriyle
ilgilidir; mahalle bu saatler dışına çıkmak isteyenleri ürkütür.
Bazen giyim kuşamdır söz konusu olan; kimse alışılmışın dışında
giyinmeye cesaret edemez, etse bile kem gözlerin üzerine
dikildiğini hissedip yürümeyi şaşırıp tökezler.
Son zamanlarda yargı üzerindeki baskı öyle kent ya da kasaba
mahalleleri gibi küçük bir mekandan değil, ülkenin büyük
medyasını ve neredeyse bütün bir Batı dünyasının devletlerini,
parlamentolarını, ünlü gazetelerini ve televizyon kanallarını
kapsıyor.
Baskıyı oluşturanların bu denli yaygın, yarattıkları havanın
da böylesine aynı hedefe yönelik olması gerçekten şaşırtıcıdır.
Hep birlikte Türkiye’nin bağımsız yargısını şaşırtmaya, ne
diyeceğini ve neye karar vereceğini bilemez duruma sokmaya,
kompleksler içinde bocalatıp dıştan istenen tutumlara uygun
davranmaya zorlandığı açıkça belli oluyor.
Mahalle baskısı, içten ve dıştan, ülkenin yüksek yargı
organlarını bunaltmakta kararlıdır. İçtekiler, görülmekte olan
davaları etkileyici beyanlar konusunda konmuş yasakları hiçe
sayarak havayı zehirlemekteler; dıştakiler ise, kendi
ülkelerindeki yargı organlarına karşı göstermeye mecbur
oldukları saygıyı unutup Türkiye’nin yüksek yargıçları ve
Cumhuriyet Başsavcısı konusunda ağızlarına geleni söyleme
saygısızlığını sergilemekteler.
Zihinleri kurcalayan soruları sormak ve içle dış arasındaki bu
yaygın ortaklığın nedenleri üzerinde önemle durmak gerekiyor.
Nasıl olup da Kemalist ilkelere dayalı cumhuriyeti İslamî
inançlarına uygun duruma sokmaya çalışan bir iktidarın
mensupları ile Avrupa’nın Hıristiyan toplumlarını ekonomik ve
siyasal ilkeler çevresinde birleştirmeyi amaçlayan Batılı
siyasiler arasında böyle bir amaç yakınlaşması doğabilmiştir?
Amacın bağımsız bir ülkenin bağımsız yargısını etkilemek olduğu
düşünülürse böyle bir soru daha da önem kazanıyor. AB
çevrelerinin AKP iktidarını koruyup kollamak amacıyla yargı
bağımsızlığına saygı ilkesini hiçe sayması hayli düşündürücü
değil mi? Kendilerini “uygar” sayanların böylesine kutsal bir
ilkeyi çiğnemelerine yol açan etken nedir acaba?
İddia ettiklerine bakılırsa, Türkiye’nin demokrasisini koruma
endişesidir bu etken. AB, büyük oy çokluğuyla iktidara gelmiş
bir partice yapılan anayasa değişikliğinin yargı konusu
yapılmasını ve aynı partiye karşı kapatma davası açılmasını
demokrasiyle bağdaşır saymıyor. Oysa, hukuk devleti ve anayasa
yargısı gibi kavramlar Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı Avrupa
ülkelerinden aldığı ve zor bir ortamda gerçekleştirmeye
çalıştığı kavramlar. Bu kavramlar o ülkelerde demokrasiyle
bağdaşıyor da Türkiye’de niçin bağdaşmasın? Öyle anlaşılıyor ki,
temel neden, kavramların bağdaşmazlığı değil, AKP’nin ve AB
ülkelerinin Türkiye’deki cumhuriyetçi ilkeler karşısında kolayca
bağdaşır tutumlar edinmiş olmalarıdır. “Ankara AB’ye tam üye
olmak istiyorsa Kemalizm’i bırakmalıdır” düşüncesi AB’lilerce
ileri sürülmüyor mu? Ülkenin kalkınması ve uluslaşma sürecinin
tamamlanması için ulus-devlet anlayışını sürdürmek zorunda olan,
yarı-sömürge durumuna yeniden sürüklenmek istemeyen ve Kıbrıs,
Ege gibi konularda haklarını korumaya öncelik veren bir Türkiye,
içteki İslamcı yaklaşım sahiplerinin amaçlarına olduğu kadar
bazı AB devletlerinin bu ülke için beslediği niyetlere de pek
uygun düşmüyor.
Dolayısıyla, gerek Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan
değişikliklerin iptali, gerekse kapatmasının sonuca bağlanması
bakımından AKP ile dış çevrelerin tutumları arasındaki ittifakı
şaşırtıcı saymamak ve nedenlerini bu noktada aramak çok daha
gerçekçi olacaktır.
Bu açıdan bakınca, asıl şaşırtıcı olan, ittifakın başarıya
ulaşması için başvurulan mahalle baskısı yöntemleridir.
Mahalleler, adı üstünde, ayıpların evrensel ölçütlerden daha
çok “mahalli” değerlere göre imal edildiği yerlerdir. Kentlerin
ve kasabaların kenar mahallelerinde olduğu gibi Türk yargısının
karşısında oluşturulan bu büyük mahallede de kendiliğinden icat
edilen ve cumbadan cumbaya, bahçeden bahçeye, kahveden kahveye
aktarılan “ayıp”lar gibi, falanca sütundan filanca sütuna,
falanca ekrandan filanca ekrana, falanca Avrupalıdan filanca
Avrupalıya aktarılan ayıplar söz konusudur.
Örneğin, değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek anayasa
değişiklikleri yapılmışsa ne yapalım olan olmuştur ve artık ayıp
olan, bu değil, bunun dava konusu edilmesidir.
Başka partilerin ve hele geçmişte laiklik karşıtlığıyla
suçlanmış partilerin kapatılmasını istemek ayıp değil, nedeni ne
olursa olsun halkın oyuyla iktidara gelmiş bin partinin
kapatılmasını istemek ayıptır.
Önlerine gelen davaları hükme bağlamaktan başka bir iş yapmayan
yüksek mahkemelere ve parti kapatma davası açma konusunda tek
yetkili kılındığı için görevini yerine getiren Cumhuriyet
Başsavcısına hakaret etmek ayıp değil, o mahkemelerin ve
savcının kendilerini savunmak için ses çıkarmaları ve bildiri
yayınlamaları çok, ama çok ayıptır.
Ayakların baş olmasına benzer biçimde, artık gerçek ayıplar
birer erdem, gerçek erdemler de birer ayıp olmuştur.
Küreselleşmenin eninde sonunda dünyayı küçültüp bir büyük köye
dönüştürdüğü çok söylendi. Bu küçülüşün iletişimi
kolaylaştırdığı, bilgi aktarımını hızlandırdığı, düşüncelerin
yaygınlaşmasını sağladığı elbet yadsınamayacak bir gerçeklik.
Çok büyük ölçüde bir mahalle baskısına yol açtığı da.
Ne var ki, böyle bir durum “medya” denen kitle iletişim
araçlarının sorumluluğunu da daha önce hiç tahmin edilmemiş
ölçüde arttırmış oluyor.
Medya bir “bohçacı kadınlar şebekesi” midir ki, sokaktan sokağa
dedikodu aktarır gibi, yanlış değerlere dayalı beyin yıkayışları
yaymakla yetinsin? Daha doğrusu, bu yanlışlığı sürdürmekte
serbest bırakılsın?
Böyle bir ortamda “sivil toplum örgütleri” denen kuruluşlara,
derneklere, vakıflara ve özellikle siyasal partilere büyük bir
sorumluluk düşüyor. Programlarına ve benimsedikleri inançlara
güvenen partililer büyük mahalle baskısının karşısına iyi
örgütlenmiş ve gönüllü çabalarla desteklenmiş bir “karşı-medya”
çalışmasıyla çıkmak zorundadırlar. Bilgisayarlar, avare
“chat”ler için değil, yanıltıcı medya organlarını uyarmak, doğru
yola çağırmak ve “yola getirmek” için vardır.
Unutulmamalıdır ki, medya furyasında ayakta kalabilmek, yazılı
basın için “tiraj”, televizyonlar ve radyolar için de “reyting”
demektir.
Yani, okuyucular ve izleyiciler.
Şöyle bir düşünülürse, bu ilk bakışta “edilgin” sayılanlara
etkinleşme fırsatı veren bir durum. Okuyucular, gazete
büfelerinin önünden geçip gitmek ya da şu gazete yerine bu
gazeteyi almak seçeneğine sahipler; televizyon izleyicileri de
kumanda aracının düğmesine basıvermek lüksüne.
Bu da yetmez. İletişim kolaylığı, kamuoyunu yanıltmaya yönelen
çarpıtıcıları yoğun mesaj bombardımanlarıyla karşı ağırlık
baskısı oluşturup doğrultma olanağını sağlıyor. Nasıl baskın
basanınsa, mahalle baskısı da inatla bastıranındır.
MÜMTAZ SOYSAL
220508-PUSULA DERGİSİ MAYIS SAYISI