| |
| |
Yukarıda;
1950-1960 yılları arasında Başbakanlık yapan Adnan Menderes
17 Eylül 1961 de İmralı adasında idam
edilmeden 5 dakika önce görülüyor... |
|
Menderes olayı, bu güne kadar
dünyada benzeri olmayan bir vakadır.Bu vaka , siyasete, kolay bir işmiş gibi
karabatak dalan kişilere tam bir ders ve uyarı niteliğindedir.Ama keşke tüm
bunlar hiç olmasaydı...
Bu kişinin çağın ötesinde bir kültürü var.Büyük varlık sahibi, düşmana karşı
çete kuracak kadar vatansever, asaletli bir Türk soyundan geliyor. Ama bir
grup arkadaşı siyasete girmesi için teşvik ediyor, yağ yakıyor,
pohpohluyorlar ve siyasete sokuyorlar.Ayrı parti kuruyorlar Amerikanvari
propagandalarla iktidar oluyorlar.Bir ülkeyi başka bir emperyalist ülkeye
iki kuruş yardım için teslim ediyorlar.Ülke karışınca ve koca Türk ordusu
uyarı yapınca oralı olmayıp hiç aldırmıyorlar.Ordu ihtilal yapıyor ve
siyaset dışında kalarak krallar gibi rahat ve sorunsuz yaşaması gereken bu
Aydın beyefendisini asıyorlar...Burada anlatmak istediğimiz, bu kişinin
suçsuzluğu değil. Mahkeme veya ihtilali yapanlar öyle uygun görmüşler ve
asmışlar.O konu zaten bu sayfanın tamamını oluşturuyor. Onun yorumunu millet
yapar.Anlatmak istediğimiz şu ki, hiç ihtiyacı olmayan bir kişi siyasete
girerek 10 yıllık süre içinde olması imkansız bir seri olaylara giriyor ve
hem ülkenin bağımsızlığını zedeliyor, hem de kendi başını yiyebiliyor...İşte
siyasete girmek isteyenleri düşündürecek bir uyarıdır, ibrettir Menderes
olayı.Siyaset çok riskli ve çok sorumluluk isteyen bir
uğraştır.Siyasette, suyun akış yönü her an değişebiliyor...
|
İKTİDAR
KOLTUĞUNDAN İDAM SEHPASINA GİDEN ACI YOLDA
ADNAN
MENDERES... |
Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli...
İktidarda kalmak uğruna her şey feda edilmemeli.
10 yıllık DP Hükümetinin başında Başbakanlık yapan bir devlet adamının
iktidar koltuğundan alınarak idam edilmesi ve o dönemdeki siyasi gelişmeler
sadece Adnan Menderes'in değil bir yerde Türkiye'nin de dramı olmuştur.Bu
nedenle bu yazımızda Adnan Menderes, DP ve 27 Mayıs 1960 olayını daha yalın,
tarafsız bir yaklaşımla
ve gerçekçi olarak yüzlerce yayından derleyip özetleyerek burada sergiledik.
Sayfa, o günleri gün gün yaşamış olan bizlerin görüş ve yorumları yanında geniş bir literatüre
de dayalıdır. Asıl görüş ve yorum ise elbette sizlerindir. Biz dostuz.Dost
acı söyler ama doğruyu söyler...
ADNAN MENDERES
KİMDİ?
1945 den önce CHP milletvekili
idi. Tek parti vardı ve o da CHP idi. Seçimlerde yurttaşlar parti kavgası
yapmıyorlardı. Ortada büyük paralar ve planlar dönmüyordu. CHP den aday olanlardan en güvendiklerinin oy pusulalarını
sandığa atıyorlar ve gerçek bir demokrasi işliyordu.Liderlik suntası ve adam
kayırma da yoktu. Milletvekillerini tek tek seçmenler seçiyorlardı.
İşte Adnan
Menderes'i de bilgisine, varlığına, tahsiline ve asaletine güvenen Aydın
halkı milletvekili seçmişlerdi.
____________________________________________________________
| |
Halkın sevdiği lider: ADNAN MENDERES
-
Halk gittiği her yerde Menderes'e coşkun sevgi
gösterilerinde bulunmuştur.
Vatan, 16 Mayıs 1960
________________________________ |
YANDA:
Ahmet Emin
Yalman'ın ünlü Vatan Gazetesi'nden
bir manşet...( Sağcı
terörist Hüseyin Üzmez tarafından
suikast yapılan ve yaralanan iktidar yanlısı
ünlü gazeteci )
___________________________ |
|
----------------------------------------------------
Milletin kültür seviyesini çok iyi analız eden Adnan
Menderes, %19 u okur yazar olan Türk halkına çok güzel ve duymak
istedikleri şeyleri söylüyordu. "Şunu yapacağız, bunu yapacağız,
Türkiye'yi küçük Amerika yapacağız" diyordu.Hiç bir kimse de çıkarak
"Peki bunları hangi paralarla yapacaksınız?" demiyordu.
...O'nu tek başına iktidara getirdiler...
-----------------------------------------------------
|
 |
 |
İnönü hükümetinin, bütün üretim
araçlarını devletleştirme faaliyetlerine yönelik kanun tasarısı hazırlaması
ve toprak ağalarının ellerindeki
milyonlarca dekar araziyi kamulaştırarak toprağı olmayan yurttaşlara
dağıtmak üzere bir toprak reformu kanunu çıkarmaya çalışması Menderes'i
muhalefet yapmaya yöneltti.Kendisi de geniş
topraklar sahibi olan Adnan Menderes İnönü'ye karşı bir grup arkadaşı ile parti içi muhalefet yaparak,
"Sen Bolşevik misin (Komünist) , tek atla yarış mı olur?" gibi tahrik edici
sözlerle İnönü'yü kızdırarak çok
partili döneme geçirdiler, 1945 de CHP den ihraç edildiler ve Demokrat Parti isimli ayrı bir parti
kurdular.Başbakan olmak hırsı ile, Türkiye' nin tüm eksik gediğini tespit
ettirerek, il il, ilçe ilçe, köy köy propaganda yaptırarak ve her yörenin
ileri gelenlerine de büyük vaatlerde bulunarak "Bunları, bunları
gidereceğiz, tüm bu eksikleri ve
gedikleri yapacağız" diye millete olmadık ve imkansız vaatlerde bulundular.
CHP yi komünistlik ve dinsizlikle suçlayarak o konuda da profesyonelce
propaganda yaptılar.Görkemli seçim mitingleri düzenlediler.1946 seçimlerine katılarak umulmadık
sayıda çok milletvekili çıkardılar ve TBMM ne girdiler.Oylarının çoğunluğu
kırsal kesimden gelmişti...
İşte Menderes'in seçim meydanlarındaki dini propagandalarından bir konuşması
aşağıda:
'Türk Milleti Müslüman dır,
Müslüman kalacaktır.İslamiyet'in bütün icabeti vatandaşlarımız tarafından
tam bir serbestliğin içerisinde icra olunacaktır.'
Tercüman Gazetesi, 22 Eylül 1987
Sanki milletin dini ibadetlerine engel olanlar vardı... O
derece ustaca seçim vaat ve propagandaları bu güne kadar hiç
yapılamamıştır.Kendileri ve her il ve ilçedeki tanınmış simalar olan
adamları Türkiye'nin en ücra köylerine kadar gidiyorlar, İsmet İnönü ve
genel sekreter Kasım Gülek'i dinsizlikle suçluyorlar ve dağların başındaki
köylere kadar elektrik su ve çağdaş dünyada ne varsa iktidara geldiklerinde
getirmek vaat ediyorlardı.Gazete yok, radyo yok, telefon yok, televizyon
yok, hatta okur yazarlıkları bile yok durumdaki kırsal kesimimizin insanları
bu güzel (!) konuşmaları ağızları açık zevkle dinliyorlardı...
| |
 |
|
| |
 |
Halkımız o dönemde
"Demokrat" kelimesinin anlamını bile bilmediği ve bu kelimeyi
hatırlayamadığı için Demokrat Parti yerine "Demir Kır At" diyordu bu
yeni partiye... |
Kendi gücü ile süratle kalkınan bağımsız genç Türkiye Cumhuriyeti'nin , vefakar,
cefakar, fakir, tahsilsiz ve saf halkı, "Bu vaatlerinizi hangi
kaynaktan karşılayıp da yapacaksınız?" diye sormadan bu vaatlere
inanarak, ikinci seçimde, yani
14 Mayıs1950 de ona oy verip başbakan yaptı. Şatafatlı,
gösterişli, iddialı, popüler ve halkın o güne kadar görmediği türde bir
başbakandı. Amerika ve Avrupa'da ne tür çağdaş gelişim gördü ise Türkiye' ye
uygulamaya çalışıyordu. İsmet İnönü hükümetlerinin, yatırımlar ve zor günler
için biriktirdiği hazinenin kapılarını sonuna kadar açtırarak söz verdiği
yatırımlara harcamaya başladılar.Tarım makineleştirildi, ulaşım, enerji, eğitim,
sağlık, sigorta ve bankacılık ilerledi. Ancak şu var ki, bu vaatlerin yerine gelemeyeceğini bilen İsmet
İnönü'nün sert muhalefeti ile de Adnan Menderes'i ve arkadaşlarını halkın yarısı ne kadar çok seviyor ise, diğer yarısı da o kadar
nefret ediyordu. Türkiye halkı CHP liler ve DP liler diye adeta iki cepheye
ayrılmıştı. Türkiye'deki sağ-sol ayırımcılığı ve kavgaları da o dönemlerde
başladı.DP liler "Vatan Cepesi" diye ayrıldılar.
Hazinenin tüm parası ve devletin geliri bu vaatlere yetmediği için bu kez,
Atatürk'ün 1924 deki 1.İzmir İktisat kongresinde söylediği " Vasiyetim
şudur ki, dış borç almayınız, üretip satınız.Bir ülke ne zaman başka
ülkelere yardım ve kredi için avuç açmıyorsa o zaman tam bağımsızdır.Ekonomik bağımsızlık olmadan
gerçek bağımsızlık olmaz. Biz Osmanlının borcunu ödeyeceğiz ama bundan sonra
asla borç almayacağız.Benden sonraki devlet yöneticileri de almasınlar
anlamında konuştuğu " vasiyetini çiğneyerek ABD ye parasal yardım için
başvurdular. Seçim vaatlerini yerine getirmeleri gerekiyordu...
| |
 |
|
ABD için bu büyük bir fırsattı. Türkiye ABD nin Ortadoğu
idealleri ve planlarının işleyeceği önemli bir noktaydı. Yardım vaat ettiler ama
önce savaştığı Kore'ye asker göndermemizi istediler. Menderes hükümeti asker
gönderdi ve bizimle doğrudan hiç ilgileri olmayan çekik gözlü insanlarla
düşman gibi savaştık(!) Ayrıca ABD yönetimi " Rusya'ya
komşusunuz.Kalkınırsanız Rusya size saldırır." diyerek bizi Nato'ya üye yaptılar.
Böylece, dünyanın en güçlü devletlerinin silah gücü ile
alamadıkları Türkiye' yi para gücü ile alacaklardı ve öyle de oldu.
Bir miktar parasal yardım yaptılar.Ama yatırım idealleri bitmemişti.
Aslında
her şey, Adnan Menderes'in iktidara hazırlanması
esnasında oluştu.Menderes o zamandan planlamıştı iktidara geldiğinde alacağı bu ABD
yardımını ve desteğini.
Olay, 22 Mayıs 1947'de ABD Başkanı Truman'ın, Türkiye ve Yunanistan'da,
olası bir komünizm tehlikesine karşı, bu iki ülkeye komünizmle mücadele için
mali yardım yasasını imzalamasıyla başladı denilebilir. Öyle ki, İkinci
Dünya Savaşı sonrası bloklara ayrılan dünyada, açıktan ya da dolaylı sömürge
kapmak için ABD ve SSCB garip, soğuk ve gizli bir yarış içine girmişti.
Avrupa'nın yarısı komünist rejime geçerken, Türkiye gibi stratejik önemi
büyük ülkeler bir anda iki blok için de popüler oluyordu.
Öyle ya, Rusya'ya sınır, Ortadoğu'nun Avrupa kapısı ve son
derece köklü bir uygarlıklar bütünü olan Türkiye, doğal ve maden
zenginlikleriyle de iştah kabartan bir ülkeydi. Mutlaka saflara alınmalıydı.
Türkiye'yi yakından izleyenler %85'inin okuma yazma bilmediği bu yoksul
ülkede Köy Enstitüleri denen bir kıpırtıyla hızla ilerlendiğini ve sosyal
yapıda sorgulayan, üreten ve merak eden bir sosyolojinin mutlaka önce öz
kültürünü, sonra da dünya kültüründe hak ettiği “çağdaş uygarlıklar
seviyesini” elde edeceğini biliyorlardı. Köyler kalkınıyor, imeceler
yaygınlaşıyordu. Bölgesel kalkınmada bölge değerleri ve oluşum koşulları
üretime başlangıç oluşturuyordu. Örneğin Karadeniz'de balıkçılık ve çay
üretimi geliştirilirken, Ege'de incir ve zeytin, üretimin merkezini
oluşturuyordu. Zonguldak'ta kömür, Batman'da petrol, Batı Karadeniz'de
ormancılık sektörüne hız veriliyordu. Şeker fabrikaları, basma fabrikaları
kurulmuş üretiyor ve ihracat yapıyordu.Bölgesel kalkınmayla, ulusal
bütünlüğe ulaşma fikri bir çeşit Türk sosyalizmi kabul edildiğinden; ABD
gibi sömürücü ülkeler, yoksul ülkemizi; karşılıksız mali yardımlarla,
ücretsiz eğitim yatırımlarıyla ya da çok uzun vadeli borç vermelerle yani
ekonomik ve kültürel taktiklerle etkilemeye başladılar. (Ünlü Marshall
yardımı, ülke kültürümüzün ve özgür, ulusal politikamızın sonunu hazırlayan
en büyük siyasi manevralardan biridir.)
ABD nin ısrarlı şartlarına karşı duramayan Adnan Menderes hükümeti
1958 de ABD askerlerinin Türkiye'de üs kurmalarına
izin verdi. Bu imzalar işte bardağı taşıran son damlalar oldu... Ülke protestolarla yoğun
bir kargaşaya büründü.Muhalefet kesiminin tepkileri çığ gibi büyüyordu.DP bu
tarihi hatasını anlamıştı ama artık geri dönüşü olmayan bir yola girilmişti.
| |

ABD deki ünlü Time dergisi
3 şubat 1958
de Adnan Menderes'i kapak yapmıştı. |
|
Nato kisvesi altında Türkiye'nin 6 bölgesine, halen de uçaklarından
atomlarına kadar her silahı ile içimizde hazır duran Amerikan üsleri
yerleştirildi. Ülkemiz göz göre göre fiilen işgal edildi.. Hem de tek silah
atmadan, iki kuruş para yardımı yaparak...ABD nin sözde yerleşim amacı, o
zamanki adı ile baş düşmanı SSCB ni (Rusya'yı) radarları ile gözetlemek,
dinlemek ve gelişen Türkiye'ye Rusların saldırısını önlemekti(!) Ankara,
İzmir,Erzurum, Adana, Diyarbakır, Malatya üsleri yanında Sinop'a bile üs ve
radar kurmuşlardı.Bu üsler halen faal olarak durmakta ve aklına estiği
ülkeyi de vurmaktadır...
Askeri ve ekonomik bağımsızlığımız böylece sona erdi.TL nin
değeri süratle düşmeye başladı ve bu durum bu güne kadar süregeldi. Menderes
bu büyük ve affedilmez taviz (Bazılarına göre vatana ihanet) sonunda General
Marshall yardımı adı altında bir miktar yardım alarak ülke içinde vaat
ettiği bölgelere yatırımlar yaptı. Bu yardımlar, millete vaat ettiği
yatırımların ve hizmetlerin yüzde birisini bile karşılayamadı.Ama olan
olmuştu... Hükümet ve Menderes bu hatasını anlamış olsalar da artık çok
geçti ve ABD yerleşmişti bir kere. Adana İncirlik, İzmir Çiğli, Diyarbakır
pirinççik, Erzurum, Sivas ve Ankara Güvercinlik üsleri artık ABD karargahı
idi... Kayseri uçak fabrikamız kapatıldı, 2 dolar verilip 1 TL alınan
değerli paramız devüle edildi, Kırıkkale
silah fabrikamız Nato'ya göre düzenlendi. İlaç üretimimize son verildi,
çeşit çeşit mallar ithal edildi, enflasyon başladı vs. vs. vs.
| |

|
Adnan Menderes ve arkadaşlarının
seçimlerdeki yatırım vaatleri büyük
halk topluluklarını mitinglere
çekiyordu.Menderes "Türkiye'yi küçük Amerika yapacağız" diyordu.
(Yaptı da...Halen de küçük Amerika'yız..) |
| |
|
|
Üniversiteliler İstanbul
ve Ankara'da hükümeti protesto yürüyüşlerine başladılar."Bağımsız
Türkiye!"
diye bağırıyorlardı.
Yurt içinde bu durumu gören üniversite gençliği, öğretim görevlileri, CHP li
yurttaşlar yürüyüşlere, mitinglere başladılar. Menderes polise büyük
yetkiler verdi ve çatışmalar, öğrenci ölümleri oldu.Sıddık Sami Onar gibi
ünlü hukuk profesörü polis tarafından yerlerde süründürüldü.
Menderes hükümeti TBMM den
gösteri ve yürüyüşleri yasaklayan yasalar çıkardı. Muhalefet rahatça.miting bile
yapamıyordu. İktidar aleyhine konuşma yapanlar ve yazı yazanlar
"Tahkikat Komisyonu" adı altında çıkartılan yasa ile cezalandırılıyordu. Tutuklanmalar ve basına
sansürler meydana geldi. Köşe yazarlarının sütünları boş çıkmaya başladı.Büyük illerimizde sıkı yönetim ve sokağa çıkma
yasağı ilan edildi. Özetle, Türkiye'de artık iç huzur diye bir şey kalmamıştı.Köyler
bile karışmıştı...
Menderes, toplumun entellektüel kesimi ve (Atatürk
devrimlerinin tehlikede olduğunu düşünmekte olan) seçimle gelen bir iktidara
daha hoşgörülü davranan yüksek rütbeli askeri kesim arasında da
popülerliğini tamamen yitirmeye başladı.
|
 |
|
 |
|
| |
|
Aynı günlerde Demokrat Parti iktidarı, zaten ABD
güdümlü revizyonları şiddetle uygulamaktadır. Yüz akımız Köy Enstitüleri
1954'te resmen kapatılır. İslam düşüncesi, iktidarın elinde bir
propaganda aracına dönüşür. Ezan, 18 yıl sonra yeniden Arapça okunmaya
başlar. İmam Hatipler ve din yayınları tüm toplumu işgal eder. Laiklik,
aşağılanmaya başlar. Halk Evleri kapatılır. Anayasanın dili yeniden
Osmanlıca'ya dönüştürülmeye çalışılır ve “Demokraside Parlamento Tek
Hakimdir” çığlıkları atılmaya başlanır. Bu kültür ve siyasi kıyımın
karşısında duran bir iki kişi sürülür, hapsedilir ya da bir şekilde
ortadan kaldırılır...
Yanda
İslamcı Şair Necip Fazıl Kısakürek ile görülüyor.
Ama bunlardan herkes mi korkar? Herkes mi bir kenara siner? Ülke
elden giderken bir kişi de çıkıp “Ne oluyor millet, uyanın! Bu adamlar
vatanı satıyor!” dememiş miydi?... Tabi ki demişti ve ne varsa yine
gençlerdeydi. Duyarlı, ülkesini seven, cesur ve üretken gençlerde.
Çalışmaktan, düşünmekten ve eyleme geçmekten korkmayan gençlerde.
23 Ocak 1956'da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler
Fakültesi Fikir Kulübü, “Demokraside Parlamento Hakim-i Mutlak
Değildir.” konulu bir toplantı düzenler. Ünlü hukukçuların katıldığı bu
toplantı, özellikle genç kesimlerden büyük destek görür.
Başbakanı Adnan Menderes ise
“Üniversitelerin canına ot tıkayacağını” söyleyerek bu hareketlenmeye
karşı tavrını çok net bir şekilde ortaya koyar.Gençlik ve iktidarı karşı
karşıya getiren ilk eylem olarak tarihe geçen bu “canına ot tıkama”
tehditleri, genç çevrede büyük tepkilere yol açar. Devrik CHP ve
İnönü bile komünizm propagandası yapmakla suçlanıp, yerlere çalınır.
Örneğin, Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa'nın, Kurtuluş Savaşı'nda
karargah olarak kullandığı Uşak'taki evi ziyaret etmek istemesi DP'li
Uşak valisi tarafından engellenmek istenir. Valinin bu yasadışı
buyruğunu kabul etmeyen Emniyet Müdürü ve Jandarma Komutanı aynı gün
görevden alınırlar. Olası bir tepkiye karşı çevre illerden Uşak'a
silahlı DP partizanları getirilir. Sanki ülkemiz işgal altındadır ve
milli bir kahramanımıza karşı gizli savunma hatları kurulmaktadır.
(Dikkatinizi bir kez daha çekmek isterim: milli kahraman İsmet Paşa ülke
içinde bir ili ziyaret etmek istemektedir sadece. Koparılan yaygaraya,
nefretin büyüklüğüne bakın.)
Bu olayın ertesi günü (1 Mayıs1959)
tren istasyonuna gitmekte olan İnönü'nün arabası durdurulur. Arabadan
inerek, istasyona yürüyerek gitmek isteyen İnönü, ardından atılan
taşlarla başından yaralanır ve İzmir'e başından kanlar akarak ulaşır.
İzmir'de planlanan CHP toplantısı da engellenir ve CHP yanlısı Demokrat
İzmir gazetesi basılarak, matbaa makinaları parçalanır. Ülkenin vardığı
siyasal manzara bunları gösterirken, öğrenciler yaklaşan baskı ve
diktatörlük provalarını dehşet ve tedirginlik içinde izlemektedir. O
cinnet günlerine biraz daha yakından bakmakta fayda var.
Tarih 4 Mayıs 1959.İstanbul'da İnönü'nün arabasının önü
kesilir. Hem de Topkapı'nın göbeğinde. Hem de trafik müdürü
tarafından…Bu aşağılama yetmezmiş gibi önceden hazır bekletilen birçok
hapçı ve serseri bir anda arabanın çevresini sarar.Amaç İnönü'yü linç
etmektir.Bir binbaşının olaya müdahale edip,askerlere emir vermesi
sonucu,linç girişimi son anda engellenir.
Tarih bu kez 14 Mart 1960.İnönü Kayseri'ye giderken yolu yine
kesilir. Asker ve DP partizanlarının arasında kalan İnönü çok fena bir
şekilde hırpalanır. Olayın gazetelere yansıması iktidar tarafından
yasaklanır. Basın,muhalefet partisi CHP'ye ait haberleri yazamaz
olur.Buna yeltenen birçok gazeteci içeri atılır.Gazeteler gece kalıp
değiştiremeyeceği için,yasak kararına karşı, sütunları kazıyıp beyaz
sütunla çıkarak protesto ederler iktidarı.
Bütün bunlara karşın, Amerikancı bir
teslimiyetle diktatörlüğe kayan saldırgan DP iktidarı,12 Nisan 1960 günü
bir bildiri yayınlar. Bildiri, CHP'yi ‘silahlı ve organize olmuş bir
ayaklanma yapmaya hazırlanmakla' suçlar.Aynı bildiri bir kısım basın
organını da olayları çarpıtmakla yada yalan haber yazmakla CHP'yi
desteklediğini bildirmektedir.Oysa ne DP'nin bir şeyleri sakladığı
vardır ne de CHP'nin bir ayaklanma başlatmaya niyeti.Her şey, herkesin
gözü önünde olmaktadır.Gidiş, diktatörlük sisteminde Amerikan uydusu
olan, bağımlı bir ülkeye dönüşün işaretlerini vermektedir.Kısa bir zaman
içinde baskı tüm toplumsal dinamiklere uygulanmaya
başlanır.Üniversiteler, basın, anayasa, muhalefet, diğerleri…
Demokrat Parti doymamaktadır. Belki de koşulların en uygununu
yakaladığını, muhalefetin eylemsizliği içinde üç tane öğrenci derneğinin
tepkisinin de ciddiye alınacak tepkiler olmadığını düşünmektedir. Ancak
ipe giden yolun başlangıcı olarak yorumlanan 18 Nisan 1960'ta,15 DP'li
milletvekilinden oluşmuş ‘Tahkikat (İnceleme) Komisyonu'nun hayata
geçirilmesi bardağı taşıran son damla olur.Bu komisyon tam yetkiyle
donanmış olacaktır ve çalışmalarını yayınlamak zorunda değildir.Yani bu
komisyon olağanüstü yetkileriyle bir giyotin gibi meclisin üstünde kara
bir gölge gibi duracaktır.(Sözde niyet,CHP'nin yapacağı ayaklanmayı
istihbarat etmektir.Oysa ülke yavaş yavaş DP faşizmine doğru
kaymaktadır.)
Aynı gün (18 Nisan 1960) İnönü,
mecliste tarihe geçen ünlü bir konuşma yapar. Kurulacak böyle bir
komisyonun demokrasilerde iyi sonuç vermeyeceğini, hatta böyle bir
sistemin demokrasilerde yasadışı olduğunu, ve bu gidişin demokrasiden
uzaklaşma olduğunu bildirir. Zabıtlara geçen şu ünlü cümleyle konuşma
tamamlanır:'Demokratik rejim yönünden ayrılıp ülkeyi baskı rejimine
götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, gün gelir ben
bile sizi kurtaramam.'Tabi ki bu konuşmanın yayınlanması hemen
yasaklanır.Ancak konuşma teksirle çoğaltılıp tüm ülkeye dağıtılır.
Bu olaylar ülkeyi özellikle üniversiteli gençliği
kaynama noktasına getirmiştir. Artık öğrenci dernekleri yaptıkları
toplantılarla tepkilerini dile getiriyor; baskıcı ve diktatörlüğü
andıran gidişattan memnun olmadıklarını bildirmeye başlamışlardır. Çok geçmeden, 27 Nisan 1960'ta eş zamanlı iki siyasi hareket, hanidir
beklenen kıvılcımı tutuşturuvermiştir.
27
Nisan 1960'ta Tahkikat Komisyonu ‘bir kısım basın ve siyasi partiler
hakkında' gerekli incelemeyi yapmak ve bunlara karşı önlemleri almak
için toplanırken; öte yanda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci
Derneği'nin Beyazıt Beyaz saray toplantı salonunda düzenlediği öğrenci
kongresi polisler tarafından basılır ve öğrenciler coplanır. Artık fitil
ateşlenmiştir. Kanlı bir dönem devletin resmi eliyle davet edilmiş,
günler toprağa düşecek ilk şehidi beklemektedir artık.
Gelelim, 24 Mayıs
1960'ta darbeye 3 gün kala Washington'da yapılan Ulusal Konsey
Toplantısı'na... CIA Başkanı Allen Dulles toplantıda "Darbenin artık
an meselesi" olduğunu bildiriyor. Zabıtlardan okuyalım:
"Menderes ile İnönü
arasında kan davasına dönüşen kişisel kavga anayasal bir krize
dönüştü. Öğrenci gösterileri arttı. Artık öğrenci olmayanlar da
ayaklanmaya katılıyor. Bazı askerler bile gösterilere katılıyor. Türk
ordusu ile polis arasında düşmanlık, kin ve husumet oluştu. Ordu ikiye
bölündü. Yüksek rütbeli subaylar hâlâ hükümete sadık durumdalar. Ama
alt kademedekiler hükümet ile muhalefet arasında bölündüler. Göründüğü
kadarıyla Menderes, hoşnutsuzluğun boyutlarını idrak edemiyor. Durum
daha da kötüleşebilir ve sonuçta ordu yönetime el koyabilir."
Belgelerde, Washington'un 2 gün kala artık "Darbe" sonrası senaryoları
bile tartışmaya başladığını gördüm. 25 Mayıs 1960'ta Washington'daki
toplantıda CIA Başkanı aynen şöyle diyor:
"Türkiye'deki durum
gerçekten çok rahatsız edici bir hal aldı. Artık olayların yaratacağı
sonuçları tartışmalıyız."
Kısacası, Amerikan belgeleri, Washington'un darbe sonrası senaryoları
tartışmaya başladığı sırada bile Menderes'in hâlâ tank seslerini
duyamadığını gözler önüne seriyor. Arkadaşları "Bizi millet iradesi
getirdi.." diyerek başlarını kuma sokan devekuşları gibi idiler...
|
MENDERES'İ ARKADAŞLARI
ASTIRDI ASLINDA...
Olayların tümü analiz edildiğinde, Adnan Menderes'in eğer zamanında
istifa edip çekilme durumu olsa idi asılmayacak, belki yargılandığında
ceza bile almayacaktı. Onu astıranlar sorumsuz arkadaşları olmuş
görünüyor. KKK Gürsel, MSB Ethem Menderes'e uyarı mektubu gönderiyor,
bakan, Menderes'e bunu bile iletmiyor. Menderes Çankaya Köşkü'ne çıkıp
Celal Bayar'a istifa edelim diyor "Asla" yanıtı alıyor.Bakanları
ise hiç oralı değiller...
Demokratik yoldan seçilmenin rahatlığı ile bilmeden adeta
darbeyi çağırmışlar... Gerçekten büyük bir ihmal ve çok acı bir durumdur
bu gaflet. |
 |
HERKES İÇİN ZOR GÜNLERDİ
İnönü ve arkadaşları,
seçimlerdeki siyasi yenilgiye değil, ülkenin kötü gidişatına
üzülüyorlar, bu çıkmazdan genç Cumhuriyetin nasıl çıkacağını kara kara
düşünüyorlardı. Menderes hükümetinin acilen istifa etmesini
istiyorlardı. Menderes ve danışmanları Çankaya Köşkünde
toplanıyorlar ve istifayı konuşuyorlardı ama Cumhurbaşkanı Celal
Bayar buna şiddetle karşı çıkıyordu."Bizi millet seçti, yine
ancak seçimle indirir"
diyordu. Elbette haklıydı ama "O" millet, bu gelinen noktanın
ülkeye ve seçtiklerine ne felaket getireceğinin bilincinde olamayacak
kadar kültür fakiriydi o zaman.Ülkenin bağımsızlığı gitmişti.
Demokrasi, kanser tümörüne dönüştürülmüştü...
DP Hükümeti ve yöneticileri, geri dönülemeyen bir çıkmaz yola
girmişlerdi.Bu sadece bir gafletti oysa...
Hepsi vatansever, hepsi halk sever insanlardı aslında.
İsmet İnönü'nün en büyük
tarihi hatası, Adnan Menderes ve arkadaşlarının
tahrikine kapılarak ülkenin tam kalkınma döneminde ve milletin okur yazar
oranının en düşük olduğu bir zamanda çoğulcu demokrasiye geçilmesine
izin vermesi olmuştur.Meşum olayın temelinde bu yatmaktadır.
Büyük devlet adamı İnönü, asker olmanın mertliğini ve dürüstlüğünü
siyasette de göstermek istemişti.Ama politika çok çirkindi...
(İsmet İnönü'nün arkasında oturan yaka kartlı
kişi, bu sayfayı hazırlayan Atabay Güveloğlu' nun babası merhum
İsmail Güveloğlu'dur.) Ankara - 1957
|
YASSI ADA MAHKEMELERİNDE MAHKEME
BAŞKANI SALİM BAŞOL ESKİ MSB ETHEM MENDERES VE DEVRİK BAŞBAKAN ADNAN
MENDERES'E, KKK. CEMAL GÜRSEL'İN UYARI MEKTUBU KONUSUNU SORUYOR:
(.....)
Başol: Maddelerden hiçbiri ele alınmış değil. (Salim Başol maddeleri tek tek
okuyor. Ancak sürekli bahsi geçen 1. maddede Menderes'i öven kısımlar
atlanıp, sadece uyarıcı kısımlar vurgulanıyor.) Demek ki böyle bir mektubu
ayaküstü başbakana açabildiniz, o da şimdilik yapılacak bir şey yok dedi. Bu
mektuptan kimseye bahsettiniz mi?
E.Menderes: Hiç kimseye efendim.
Başol: Yazık, bunu yazan daha o vakit üç silahlı kuvvetlerden birinin başıydı.
Bence tek başına yazılacak bir şey de değil. Çünkü gayet mühim ve tehlikeli.
(Adnan Menderes'e dönerek) Peki siz bu mektup hakkında ne muamele yaptınız?
A.Menderes: Bu mektubu şimdi dinliyorum beyefendi.
Başol: Hiç göstermedi mi?
A.Menderes: Hayır beyefendi. Yalnız Gürsel Paşa'dan bir mektup aldığını
söyledi... Bu metni aynen görmüş olsaydım..
(...)
|
VE 27 MAYIS 1960 GECESİ ORDU
İÇİNDEKİ BİR GRUP SUBAY DARBE YAPTILAR...
Türk Ordusunun içindeki bir grup subay, bir yandan kardeş kavgasına dönüşen iç karışıklığı durultmak,
bir yandan ülkeyi yolgeçen hanına dönüştürmekte olan siyasi iktidarı
frenlemek ve bir yandan da ordu içinde meydana gelen huzursuzluğu gidermek
için ülke yönetimine el koymak gereği duydular.Ayrıca, öyle tepeden inme
değil, Atatürk ile birlikte kurtuluş savaşı vererek Cumhuriyeti kuran
kahraman İsmet Paşa'larının
umulmadık ve haksız yere siyasi linçe uğramasının hazımsızlığının da etkisi
ile bu durumlara daha fazla kayıtsız kalamayarak, aylar önce belirledikleri
bir tarihte, emir komuta zinciri çerçevesinde olmadan veya olmaz görünerek siyasi yönetime son verip
ülke yönetimine el koymaya
karar verdiler.
Albay
Alparslan Türkeş liderliğindeki ihtilalciler 27 Mayıs 1960
gecesinde yönetime el koydular. Ankara radyosu önündeki bir nöbetçi er,
Teğmen Ali İhsan Kalmaz'ı şehit etti.İhtilal fazla kan dökülmeden
gerçekleştirildi ve iki günde her şeye el kondu... Ancak ABD Türkiye
Büyükelçisinin ABD ye verdiği rapora göre Ankara'da o gece 50 kişi ölmüştü.
TBMM ve hükümet feshedildi. Cumhurbaşkanı Celal Bayar Çankaya
Köşkü'nde,
Başbakan Menderes seyahatte olduğu Kütahya'da, tüm bakanlar ve
milletvekilleri evlerinde tutuklanarak bir karargahta toplanıp, ertesi gün
askeri bir bölge olan Yassı ada'ya götürüldüler.İçişleri Bakanı Namık Gedik,
ihtilal askerlerinin kendisini tutuklayarak koydukları binanın
odasından aşağı atlayarak intihar etti.Polis şiddetinin ve zulmünün yöneticisi ve sorumlusu olduğu
bilindiğinden, binadan aşağı subaylarca atıldığı
söylentileri yayıldı. (Burası tamamen meçhul kalmıştır.İntihar ettiği
açıklanmıştır.)
27 Mayıs 1960 sabahı
radyodaki ses, her zaman haberleri okuyan spikerden farklıydı. Genç bir
albay, ordunun yönetime el koyduğunu duyuruyordu. 10 yıllık DP iktidarı sona
ermiş, emekleme dönemindeki demokrasi rafa kalkmıştı. O gün Türkiye için,
demokrasi gereği seçimle iktidara gelmiş kendi başbakanını asacak bir süreç başlıyordu...
Onca idealler, sözler, şatafatlı yaşamlar, mevkiler,
özgürlükler ve yaşamlar bir gecede bitip gitmişti.Gerçek bir dramdı bu...
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Çankaya
Köşkü'ne kendisini tutuklamaya gelen subaylara direnerek
" Beni buraya
millet iradesi getirdi.Ancak millet iradesi götürebilir" diyerek,
demokrasinin özeti olan o ünlü sözünü söylemişti...
Devleti ve hükümeti, ihtilalden hemen sonra İzmir Bostanlı'daki evinden
ihtilal subaylarınca alınarak getiren Emekli KKK Orgeneral ve daha sonra 21 Ekim
1961 de 4. Cumhurbaşkanı seçilen Cemal Gürsel başkanlığında 38 general ve
kurmay subaylardan oluşan MBK (Milli Birlik Komitesi) yönetmeye başladı.
Bağımsız, borçsuz, düşmansız, tarım
ürünlerinden, uçağa kadar akla gelen her dalda süratle üretim yapan ve
ithalat yapmadan sürekli ihracat yaparak hazinesini dolduran, yeni
yatırımlar, yollar, fabrikalar yapan genç Türkiye Cumhuriyeti bir kaç
kişinin iktidar olma hırsı ile 10 yıl gibi kısa bir sürede ne hallere
düşmüştü.İnanılacak gibi bir olay değil bu 10 yıl...
YASSIADA DURUŞMALARI BAŞLADI:
Daha önce kimsenin adını
bile duymadığı, Marmara denizi içindeki Yassıada'da yakın tarihin en büyük siyasi davası başladı.
Yassıada'yla ilgili çok şey söylendi. Ancak belgelerin diliyle o süreci
anlatmak mümkün olmadı.Aradan 46 yıl geçti. Duruşmalara ait tutanakların
gizliliği kaldırıldı.Anayasa Mahkemesi'nin elinde bulunan belgeleri teslim
alan Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, bunları araştırmacılara
açtı.Yassıada belgeleri 3 bin 527 ayrı klasörden oluşuyor. Belge adedi 100
bini geçiyor. Tutuklular ve Türkiye tarihi için tamamen dram olan bir
yargılama ve olaylar yaşandı bu adada...
Belgelerin arasından 46 yıllık yanılgıyı değiştirecek bir de mektup
çıktı.Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, 27 Mayıs darbesinden
24gün önce Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes'e bir mektup vermişti.Bugüne
kadarki resmi bilgilere göre, Başbakan Adnan Menderes, ülkedeki gelişmelerle
ilgili olarak uyarılıyordu. Bu haliyle Yassıada duruşmalarında okundu; Resmi
Gazete'de yayımlandı. Ancak gerçek farklıydı. Mektubun orijinalinde Gürsel,
birtakım önlemler isterken ilginç bir talepte bulunuyordu: "Menderes'i halk
çok seviyor.Cumhurbaşkanlığına getirilmeli." Ancak bu bölüm kayıtlardan
çıkarıldı;devlet kurumlarına bile sansürlü hali verildi. Mektubun
değiştirildiği iddiası daha önce Alparslan Türkeş'in anılarında gündeme
gelmiş; ancak bugüne kadar mektubun aslını kimse görmediği için bu iddia
havada kalmıştı.
Demokrat Parti iktidarı 1960 baharında zorlanmaya başlamıştı.
İstanbul Üniversitesi ve Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi
öğrencilerinin çıkardığı olaylar iktidara fatura ediliyordu. DP'liler ise
sokak hareketlerini CHP'nin organize ettiğini düşünüyordu. İktidar,
olayların ardındaki gerçeğin ortaya çıkartılması için Meclis'te bir
Tahkikat Komisyonu kurmuş ve komisyona geniş yetkiler vermişti. Ankara
ve İstanbul'da daha sert tedbirler alınması için Örfî İdare kurulmuş;başına
askerler atanmıştı. Ancak tüm bu girişimler hükümet karşıtı cepheyi
sertleştirmekten başka bir işe yaramadı. DP üzerindeki baskı artıyordu. 3
Mayıs'a gelindiğinde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Gürsel, Adnan
Menderes'e takdim edilmek üzere bir mektup yazıp Milli Savunma Bakanı Ethem
Menderes'e verdi. Ülkenin içinde bulunduğu durumdan hoşnut olmadıklarını
belirten Gürsel, önerilerini 15 madde halinde sıralıyordu. 1. maddede
Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın istifa etmesi isteniyordu ve "Cumhurbaşkanlığına
Sayın Adnan Menderes getirilmedir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin
çoğunluğunun sevmekte olduğuna kaniim, bu sevgiden istifade edilerek
kırılanların gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin
edilmeli."deniliyordu.
Ethem Menderes mektubu Adnan Menderes'e iletti. Mektup ne basına sızdırılmış,
ne de kabine içinde tartışılmıştı. Cemal Gürsel ise mektuba 'muhtıra' misyonu
biçmişti. Aradan bir ay bile geçmeden darbe geldi. Ülkenin idaresi Milli
Birlik Komitesi'ne (MBK) geçmiş; 24 gün önce Menderes'e cumhurbaşkanlığını
teklif eden Cemal Gürsel MBK' nın başkanı olmuştu. Gürsel'in tabiriyle
'milletin çok sevdiği Menderes'i idamla yargılanmak üzere Yassı ada'ya
gönderilmişti. Radyo ve gazetelerde her gün darbenin haklılığını ortaya koyan
haberler yayınlanıyordu. MBK ihtilali meşru göstermek için Gürsel'in
Ethem Menderes'e gönderdiği mektubu gündeme getirmişti. Mektup 12 Temmuz
1960tarihli Resmî Gazete'de yayınlandı. Hem Ethem hem de Adnan
Menderes mektubun sansürlenerek yayınlandığını fark etmişti. Çünkü
Menderes'i öven, "Cumhurbaşkanı olmalıdır." şeklindeki ifadeler Resmi
Gazete'deki mektupta yer almamıştı. Ancak yapılacak bir şey yoktu. Başbakan
ve bakanların makamlarındaki her türlü eşya ve evraka el konduğu için
bu mektubun aslı da artık ellerinde değildi. Gerçeği ispatlamalarının imkânı
yoktu. Yassıada duruşmaları başladığında Gürsel'in mektubu yine gündeme
geldi. İstanbul-Ankara olaylarıyla ilgili davanın 4. oturumu devam ederken
Mahkeme Başkanı Salim Başol, "Cemal Gürsel size gereken uyarıyı bir mektupla
yapmış. Niçin gereğini yerine getirmediniz?"diyerek Menderes'i sıkıştırdı.
Mektup okundu. Menderes'le ilgili kısım yoktu. Gürsel'in Menderes'i
yücelttiği mektup, mahkeme salonunda devrik Başbakan'ı suçlayan bir metin
haline dönüştürülmüştü.
[MEKTUBUN TAM METNİ ]

Aziz vekilim,
Dün geceki konuşmalarımızdan cesaret ve ilham alarak
zatıâlilerine,memleketin huzur ve istikrarı için alınması lazım gelen tedbir
ve kararlar hakkında düşüncelerimi arz etmeyi milli ve vatani bir
vazife bildim.
Sayın başvekilin açıklamalarını dinledim ve okudum; bunlar da
benim düşüncelerimin kabulüne müsait bir zeminin henüz mevcut olmadığı
aşikâr olarak belli ise de gene de görüşlerimin sizlere iblağının
zaruretine inanıyorum.
Muhterem vekilim, şu hakikati kabul etmek lazımdır ki, Kayseri hadiseleriyle
başlayıp son karar ve feci olaylara kadar devam eden vak'alar vatandaş
ruhunda derin tesirler ve hükümete karşı telafisi güç hoşnutsuzluklar
yaratmıştır. Hele ordunun talebelere karşı akılsızca kullanılması işin
vehametini artırmış, ordu mensuplarında da huzursuzluk ve güvensizlik hisleri
belirmiş, korkulan şey olmuş, ordu politikaya karıştırılmıştır.
Sayın vekilim,
Bu ahvâl küçümsenecek, cebir ve şiddetle geçiştirilecek şeylerden değildir.
Memleket, hükümet ve partinin düştüğü bu müşkül vaziyeti kurtarmak için
sükunetli fakat ciddi ve zecri tedbirler almak lazımdır.Bu tedbirler şunlar
olmalıdır:
1. Cumhurbaşkanı istifa etmelidir. Cumhurbaşkanlığına Sayın Adnan Menderes
getirilmelidir. Bu muhterem zatı her şeye rağmen milletin çoğunluğunun
sevmekte olduğuna kaniim. Bu sevgiden istifade edilerek kırılanların
gönülleri alınmalı ve millete yeniden güven telkin edilmelidir.
2. Kabinede iyi kabul edilmeyen ve suihalleri ( suistimalleri) bütün memlekete
yayılmış bulunan zevat çıkartılması ve yeni kabine mutlak dürüst, makul
zorcu değil, adalet ve şefkat hissi taşıyan zevattan kurulmalıdır.
3. İstanbul, Ankara valileri ve Emniyet müdürleri süratle değiştirilmelidir.
4. Son çıkarılan ve tahkikat komisyonları ihdas eden kanun kaldırılmalıdır.
5. Ankara Örfi İdare (Sıkı yönetim) kumandanı değiştirilmelidir.
6. Partilerin ocak, bucak teşkilatı kaldırılmalı, sadece vilayet
merkezlerinde mümessiller bulundurmalıdır.
7. Parti faaliyetleri azami senede iki defa vilayet merkezlerinde ve mahdut
partililerle yapılmalıdır.
8. Mevkuf (Tutuklanmış) gazeteciler bir af kanunu ile kısa zamanda tahliye edilmelidir.
9. Son hadiseden tevkif edilen talebeler ( Öğrenciler) tedricen serbest bırakılmalıdır,
ilim müesseseleri yeniden faaliyete geçirilmelidir.
10. Şimdiye kadar çıkarılan bütün antidemokratik kanunlar tedricen
kaldırılmalıdır.
11. Vatandaş, hürriyet ve eşit muamele hakkına mutlak surette riayet
edilmelidir.
12. Ordunun meseleleri süratle hal edilmelidir.
13. Din istismarcılığından vazgeçilmelidir.
14. Suiistimaller oluyor mu, bilmiyorum; fakat olduğu hakkında umumi bir
kanaat mevcuttur ve milletin hükümete karşı itimatsızlığına sebep olmaktadır.
Bu gibi kötülüklerin şiddetle bertaraf edilmesi lazımdır.
15. Müstesna zamanlar ve günler haricinde hükümet büyükleri
memleket gezilerinde suni büyük vatandaş toplulukları ile karşılaşmalar
yapmak usulü kaldırılmalıdır.
Çok muhterem vekilim;
Bu yazdıklarım asla bir parti ve politika mülahaza (İçerikli, yönlü) ve tesiriyle değildir.
Memleketin durumunun bu tedbirlerin alınmasını zaruri kıldığına inandığım
için arz ediyorum. Sizlerin vatanperverlik ve vicdanlarınıza hitap ediyorum.
Memleketten çok şeyler yaptığımız muhakkaktır, fakat buda asla kâfi
değildir. Bu yapılan işleri müstemleke idareleri de yapar,yapıyor ve
yapmıştır. Asıl mühim olan toplumun ruhunda yaşama şevk ve azminin
geliştirilmesi, hak ve hürriyet aşkının kökleştirilmesi ve vatandaş idrakinin
yüksek ve necip hislerle donatılmasıdır. Olaylar bu yolda olmadığımızı
göstermektedir. Talebelerin hürriyet duygusu ile yaptıkları masumane
tezahürata karşı, idarecilerin hatası yüzünden kıtalar sevk edilmesi ve
onların desteği ile emniyet kuvvetlerinin ilim yuvalarının içine kadar
girerek talebeleri profesörleri beraber coplarla ve kurşunlarla tedip etmesi
feci bir şeydir.
O hengamede kız talebelerin yürekler parçalayan çığlıklarının analar,babalar
ve halk ruhunda onulmaz yaralar açacağını ve açtığını anlamamak, memleketin
huzuru bakımından büyük hata olduğuna kaniim.Bizim, gençlerimizde hak,
adalet ve hürriyet duygularının gelişmesinden ve kemalinden memnun olmamız
lazım gelmez mi? İstikbali hissiz,duygusuz müstemleke ruhlu, yalnız maddeci
bedbaht insanlara mı bırakmak istiyoruz?
Sayın vekilim, maruzatım ( isteklerim) muhakkak ki, çok mühim ve hatta çok cüretkârânedir.(Cesurcadır,
haddini aşan girişimdir.)
Fakat memleket için, millet için, hükümet ve hatta partimizin selameti için
dikkate alınması lazımdır ve hatta çok lazımdır.
Derin ve sonsuz hürmetlerimi sunarım.
TUTANAKLARA GÖRE, MEKTUBUN YASSI ADA
DURUŞMALARI ESNASINDA TARTIŞILDIĞI AN
AŞAĞIDA:
Mahkeme
Başkanı (Salim Başol): Kara Kuvvetleri Kumandanı bulunan ve halen Devlet ve
Hükümet Başkanı olan Orgeneral Cemal Gürsel bir mektup yazmış. 3/5/1960
tarihli bu mektup inkılaptan sonra radyodan yayınlandı ve umumi efkâra
bildirildi. Resmi Gazete'nin 12 Temmuz 1960 tarih ve 10549 sayılı nüshasının
son sayfasında ilan edilmiştir, neşredilmiştir.
Başol:Bu mektubu aldınız mı?
Devrek Milli Savunma Bakanı
Ethem Menderes: Aldım efendim.
Başol: Ne oldu?
E.Menderes: Düşündüm, müteaddit defalar okudum. O günlerde bundan zarar
gelmesi ihtimali suretiyle mektubu ifşaa etmemeyi lüzumlu gördüm. Fakat
mektuptaki tekliflerden 1.maddesine ben vasıta olacak değilim. Ancak Sayın
Başvekile arz edebilirdim. Ayaküstü Gürsel'den böyle bir mektup gelmiş
olduğunu söyledim. Neler var, diye sordu.Birkaç maddesini kendisine
söyledim.
Başol: Ayaküstü?
E.Menderes: Bilhassa 1. maddesini söyledim. Alttan birkaç maddesini okudum.
1. madde mühimdi. Onun üzerine sustu. Adeta lisanı haliyle şimdilik bunun
üzerinde durmanın zamanı gelmediği gibi bir hal hissettim.
Başol: Maddelerden hiçbiri ele alınmış değil. (Salim Başol maddeleri tek tek
okuyor. Ancak sürekli bahsi geçen 1. maddede Menderes'i öven kısımlar
atlanıp, sadece uyarıcı kısımlar vurgulanıyor.) Demek ki böyle bir mektubu
ayaküstü başbakana açabildiniz, o da şimdilik yapılacak bir şey yok dedi. Bu
mektuptan kimseye bahsettiniz mi?
E.Menderes: Hiç kimseye efendim.
Başol: Yazık, bunu yazan daha o vakit üç silahlı kuvvetlerden birinin başıydı.
Bence tek başına yazılacak bir şey de değil. Çünkü gayet mühim ve tehlikeli.
(Adnan Menderes'e dönerek) Peki siz bu mektup hakkında ne muamele yaptınız?
A.Menderes: Bu mektubu şimdi dinliyorum beyefendi.
Başol: Hiç göstermedi mi?
A.Menderes: Hayır beyefendi. Yalnız Gürsel Paşa'dan bir mektup aldığını
söyledi... Bu metni aynen görmüş olsaydım..
Başol: O vakit lüzum hissetmemişsiniz, şimdi hayati olduğu anlaşılıyor. Hisleri
şifahi olarak açmak var, bir de kâğıt üzerine dökmek var. Kâğıt üzerine
dökünce ehemmiyet peyda eder.
A.Menderes: Beyefendi nasılsa gafletime gelmiş, ben bunu okumadım. Bu
haliyle asla ve kat'a bana anlatılmış değildir.
Başol: Diğer arkadaşlarınız duymadı mı?
A.Menderes: Hayır beyefendi ayak üzeri konuşuldu.
Başol: İnkılaptan 24 gün evvel alınmış bir yazı, ehemmiyetli. Peki,münderecatına
vukuf peyda etseydiniz ne yapardınız? Böyle bir mektup geldiği halde
arkadaşlarınızla paylaşmamanız fahiş bir hata.
A.Menderes: Ehemmiyetli bir mektup olduğunu bilseydim elbette çeker alırdım.
___________________________________________________________________________
YASSI ADA MAHKEMESİ VE KARARLARI:
24 Eylül'de Mahkeme görevi yapmak üzere kurulan Yüksek Adalet Divanı 14 Ekim'de
çalışmalarına başladı.
Başbakan Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Genelkurmay Başkanı
Rüştü Erdelhun'un da aralarında olduğu 592 sanıktan 228'i hakkında idam
cezası istendi.Vatana ihanet, kamu mallarını ve parasını amaç dışında
kullanmak ve ülke bağımsızlığını tehlikeye düşürmek gibi suçlamalardan
yargılandılar.Yargılamalar Eylül 1961'de sonuçlandı.
DP
yöneticilerinden ve hükümet üyelerinden,
ABD ile yardım bağlantısını kuran
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, yardım parasını teslim alan ve yardım
öncesi hazineyi de boşaltan Maliye
Bakanı Hasan Polatkan ve ekonomik bağımsızlığımızın sonu olan yardımı ve ABD
üslerinin ülkeye yerleşmesini imzalayan Başbakan Adnan Menderes 17
Eylül 1961 de İmralı adasında infaz edildiler.
Bu kişiler ile birlikte ile 13 DP yöneticisi
daha idam cezasına çarptırılmıştı. Ancak Cemal Gürsel ve İsmet İnönü'nün
büyük gayretleri ile bu sayı ancak üçe indirildi.İhtilal subayları bu üç
kişiyi "Vatana ihanet ettikleri için" mutlaka yok etmek istiyorlardı.Yüksek
Adalet Divanı isimli özel kurulan mahkeme de zaten aynı kararları veriyordu.
Sabık 3.Cumhurbaşkanı
Celal Bayar'a ileri yaşından dolayı idam cezası verilemedi ve müebbet hapis
cezasına çarptırıldı. Cumhurbaşkanı Gürsel'in özel affı ile de bir süre sonra
hapisten kurtuldu.
Diğer pek
çok Demokrat Partili bakan ve milletvekili de uzun yıllar ceza evlerinde hapis yattılar.
|
 |
 |
|
ORDUMUZ CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU VE
KOLLAYICISI OLMUŞTUR VE OLMAYA DEVAM ETMEKTEDİR...
Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluşundan bu güne kadar
tüm Türk devletlerini ve Türk
milletini her zaman ordu korumuş ve kollamıştır.Türk ordusu her zaman Türk
milletinin Allah'tan sonra tek güvendiği unsur olmuştur ve olmaya da devam
etmektedir.Şunu hiç bir vatandaş unutmamalıdır ki, Türk ordusu öyle bir
vatanseverliğe ve kültüre sahiptir ki, en ileri milliyetçiyim diyenden daha
milliyetçi, en kültürlü benim diyebilenden daha kültürlüdür. Türkiye'de
ve dünyada nelerin döndüğünü her zaman en ince detayına kadar bilir ve
izlerler.Türk ordusu ancak belli bir yere kadar siyasi yönetimin
emrindedir.Demokrasiye her zaman sonuna kadar saygılı olmuştur ancak
geçmişteki her ihtilalinde ve müdahalesinde ne kadar eleştiri alırsa alsın
özünde haklı olduğu gibi, demokrasi çıkmaza girdiğinde ve TC alenen iç ve
dış düşmanlarca yıkılmaya yüz tuttuğunda kollama görevini yerine getirmiştir
ve getirecektir.Bu is demokrasiye asla darbe değildir.Örneğin 12 Eylül
darbesi olmasa idi bu gün ülkenin durumunun ne olacağını düşünebiliyor
musunuz? Lütfen o günleri iyi anımsayın...
Cumhuriyetin ana unsuru olan demokrasi ne zaman yozlaştırılır ve
amacı dışında kullanılmaya başlanırsa ve Türk devletinin temellerinin
sarsılmasına yönelik bir
patlama baş gösterirse, 500 yıl ilerisi düşünülerek hazırlanmış olan Atatürk
ilke ve inkılapları çizgisinden çıkartılmaya zorlanırsa, başında hangi komutan olursa olsun Türk ordusu ya
doğrudan veya uyarı şeklinde müdahale etmiştir, eder ve etmek zorundadır.
Zaten ana kuruluş amacı ve görevi de budur Türk ordusunun.
İşte Adnan Menderes Başbakanlığındaki DP hükümeti, iktidar
sarhoşluğu veya iktidar hırsı ile maalesef bu gerçeği ya unuttu, ya da kavrayamadı.Milletin sürüklendiği iç kavgalar şöyle dursun, Atatürk mucizesi ve Türk
asaleti ile kanlar dökülerek kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomik
ve askeri bağımsızlığı da atılan çılgınca imzalarla birden elden
gitmişti.Asker hükümete dargındı ve ciddi şekilde tedirgindi.Onlara göre
yeni kurulan Cumhuriyet savaşsız kaybedilmişti...
Özellikle genç Harp Okulu
öğrencileri o derece kızgındılar ki, Osmanlı Yeniçeri Ocağı ayaklanmasına
benzer homurtular ve marşlar yükselmeye başlamıştı kışlalarından. Hatta TBMM
ne kadar yürüdüler...
MBK nin İhtilal yapma planlarının aylar önce yapıldığı sonra
anlaşılmıştır.Genel Kurmay Başkanı Rüşdü Erdalhun paşa seçilmiş bir
hükümetin ihtilalle gitmesini istemiyor ve ihtilale şiddetle karşı
çıkıyordu.Bu nedenle daha sonra o da Menderes'lerle birlikte Yassıada'da
yargılandı ve ceza aldı. Bu ihtilali, Genelkurmayın bilgisi dışında MBK ismini alacak olan kurmay subaylar gizli
teşkilat halinde planlamışlardı. Eğer bu darbe girişiminde başarısız olsalardı, daha
sonraları başka bir ihtilal planlayan ve başaramayan Albay Talat Aydemir
gibi idam edilirlerdi...
Ordunun pek çok bölümünün bu ihtilalin olacağından haberleri yoktu.Örneğin;
Ankara radyoevi kapısında nöbet bekleyen bir asker, gece radyoevini teslim
almaya gelen ihtilal askerlerine "Durun, kimsiniz siz" dedi ve ihtilalden
haberdar olmadığı için nöbet görevini yapıp, gelenlere ateş etti. Teğmen Ali
İhsan Kalmaz şehit oldu.Bu askerin de orada anında öldürüldüğü söylendi...
Ne var ki, bu ihtilal yapılacaksa, o malum sözleşmelere imza
atılmadan önce yapılmalıydı ve engel olunmalıydı.Veya Adnan Menderes ve
arkadaşları, yardım alma projelerini iyi analiz ederek bu girişimlerinden
zamanında vazgeçmeliydiler.Ama ne ordumuz, ne de Adnan Menderes ve
arkadaşları, dış yardım almanın böyle çözülmez bir kördüğüme döneceğini
bilemediler.
Zaten yukarıda yazdığımız gibi bu ihtilal Genel
Kurmayın arzusu ve emri dışında gerçekleştirilmiş bir ihtilal olduğu için bu
subaylar istedikleri zamanda ihtilal yapamazlardı.Vatan sevgileri ile
askerlik disiplinleri bu olayda karşı karşıya geliyordu.
1950 seçimlerinden DP'nin zaferle çıkması
üzerine bir grup subayın İsmet İnönü'ye gelerek "Verilecek bir emri olup
olmadığını sorduğu ve darbe teklifinin İnönü tarafından reddedildiği" söylense de bunun
gerçekliliği tartışılmaktadır.
Türk ordusu Şili ordusunun Pinochet'i gibi hiç bir zaman keyfi bir darbe yapmadı
ve yapmaz da.1960 ve 1980 darbeleri gibi ancak son haddeye kadar, artık olayın
içinden demokratik yollarla çıkılmaz bir duruma gelmesinden sonra istemeden
duruma el koyar. Darbe, yapanlar için de çok zor ve çok sorumluluk isteyen
bir olaydır.Ters teperse onların başları gider.Hiç bir general, TC nin
bütünlüğünü sarsacak ve kardeş kavgasına neden olacak, siyasi yönetimlerin
icraatını durduracak olaylar gelişmedikçe asla darbe gibi
bir sorumluluk içine girip kendisinin ve arkadaşlarının rahatını, huzurunu
asla kaçırmaz.Mantık da zaten bunu söylüyor...
Darbeleri askerler yapmıyorlar bizler yaptırıyoruz
aslında.Demokrasiyi adam gibi işleterek, hangi partiden olursa olsun,
iktidar olarak partizanlık yapmadan her konuda kucak açıp "Benim
yurttaşım" diyebilsek asla iç kargaşa çıkmaz. O zaman kendi
beslediğimiz ve yaşattığımız şerefli ordumuz niçin darbe yapsın. Ama,
partiden kart getirmeden iş görmezsek ve milleti kardeş kavgasına
sürükleyerek arının deliğine çomak
sokarsak elbette o arılar ortaya çıkıp sokacaklardır bizleri...
Devrim niteliğinde olan ve çağdaş özgürlükler getiren 1961
anayasasını saymazsak, 27 Mayıs 1960 ihtilali Türkiye'nin ekonomisine
katkısı yönünden tamamen getirisiz bir darbe oldu.Testi kırıldıktan sonra
çocuğa atılan bir tokat misali...
Bağımsızca ve süratle kalkınan Türkiye borç batağına
girdi.Halen de milli gelirin büyük bir kısmı bu borçlara gitmektedir.
Verimli topraklarımız, çağdaş teknolojilerimiz ve yeni nesil teknik
kadrolarımız ile bu sıkıntıları da aşacağız elbette.
Demokrasiye saygılı, kültürlü ve Cumhuriyetimizin kollayıcısı
ve koruyucusu olan değerli ordumuz, nice ümitsiz savaşları Allah'ın da izni
ile kazanarak devlet olmuş cesur ve çalışkan Türk milletimiz var iken kimse
umutsuz olmasın.Menderes olayı sadece TC ni duraksatmıştır. Türk milletinin
cesaretini, onurunu, savaşçılığını ve özgür yaratılışını iyi analiz eden ABD
sol kesimin korktuğu kadar sömürgeleştirmedi bizi.Dost ve müttefik tavrını
bu güne kadar bozmadı. Buna elbette şükrediyoruz. Eğer böyle bir işgalden
sonra isteselerdi bizim sınırlarımızı haritadan silebilirlerdi.Ama dostluk
çerçevesinde kaldılar ve kalacaklar gibi.Türkler Irak'lılara benzemezler...
Zaten bizim isteğimiz de Ata"mızın sözü gibi "Yurtta sulh, cihanda sulh"tur.
Bu gün çağdaş teknolojilerle donatılmış, yerli ve yabancı
yatırımcıların büyük yatırımları ile Avrupa ülkelerinin sanayi ve üretimine
ulaşmış bir devletimiz vardır.Artık, kültür seviyesi yükselmiş bir millete
sahibiz. Karamsarlığa kapılmanın gereği yoktur.Ağır aksak da olsa çağdaş
dünya ülkelerine yetişeceğiz ve dünyaya her konuda TÜRK damgasını
vuracağız.Yeter ki yöneticilerimizi ve ideolojilerini iyi bilelim ve
seçelim. Geçmişteki gibi kuru vaatlere inanıp başımıza yeni işler
açmayalım...
"27 Mayıs'ı ihtilal olarak görmek hata olur, 1960
ihtilali aslında bir devrimdir."
Danıştay
Başsavcısı Tansel Çölaşan
| |

27 Mayıs 1960 ihtilalini gerçekleştiren
liderler Cemal
Gürsel ve Alparslan Türkeş bir toplantıda görülüyor. |
|
| |
 |
27 Mayıs 1960 sabahı
Ankara Kızılay meydanında
ihtilal askerleri. |
| |
 |
27 Mayıs İhtilali'ni
haber
veren Hürriyet Gazetesi
|
| |

Menderes idam sehpasına götürülürken
|
|
|
 |
| |
1961 de Menderes'lerin
idamlarını önlemek için İngiltere Kraliçesi de Türkiye'ye gelerek
askeri yönetimden ricada bulunmuştu.Sonuç olumsuzdu. |
|
| |

İsmet İnönü ve Cemal Gürsel tüm idamları durdurmak
istiyorlardı.
İki lider de, idam etmenin Türkiye'nin ülke içinde ve dışında tepki
almasından başka hiç bir etkisi olmayacağını biliyorlardı.Olan olmuştu
zaten, imzalar atılmış, geri dönüşü olmayan bir rejim değişikliği
getirilmişti.Ancak MBK üyesi subaylar, bir daha böyle bir kadronun
çıkmaması için ordunun tepkisini en ağır şekilde göstermesini ve "Bu
vatan hainlerinin" asılmasını istiyorlar, artık büyüklerini
dinlemiyorlardı... |
|
| |
|
|
| |
 |
|
"Türkiye'nin Demokrat Parti hükümetince ABD ye adeta peşkeş
çekilmesinin ve ülkenin geleceğinin ipotek altına alınmasının vebal ve günahının bedeli olarak
Adnan Menderes ve arkadaşları lanetlenildi ve ilahi
adalet olarak da cezalandırıldı.Tüyü bitmemiş çocukların bile hakkının
olduğu devletin parasını çalanlar, malına ve geleceğine zarar verenler asla
iflah olmaz.." yorumları geçmişte yapıldı ve halen de
halk arasında yapılıyor.İdamından hemen sonra başlayan ve adeta bu yorumları
haklı çıkaran ilginç gelişmeler ve dramlar oldu Menderes ailesinde.
Ölümünden sonra ailesinin dramı hiç bitmedi.Büyük
oğlu Yüksel Menderes babasının idamına çok üzüldü ve evinde genç yaşta
havagazı ile intihar etti.Küçük oğlu Mutlu menderes Ankara'da sokakta akşam
karşıdan karşıya yaya geçerken otomobil çarptı ve öldü. Kalan tek oğlu
Aydın
Menderes de yine genç bir yaşta otomobil kazası geçirerek yürüyemez ve
belden aşağısı tutmaz durumda özürlü bir insan haline geldi.
Bu gün Adnan Menderes ailesinden, sülalesini devam ettirecek
kız veya erkek bir tek torun bile yoktur...
Bu gün, o zaman babaları da DP li olan bazı siyasilerce övünülerek(!) "Biz DP
misyonuyuz" denilen "O" DP ve Menderes olayı budur işte. Türkiye'nin
ancak %19
unun okur yazar olduğu bir dönemde kim ne vaatte bulunuyorsa
hemen inanılıyordu.Çok şükür o zamanki kültürü az milletimiz yok artık.
Misyonuyuz diyen kafalar ve milleti koyun sürüsü gibi görerek "Benim köylüm, benim işçim,
benim memurum" diyenler
ve varisleri şimdi seçim barajını bile aşamıyorlar artık...
Bu eski DP lilerin çocuklarından veya torunlarından olan ve yakın geçmişte belediye Başkanı seçilebilenler,
Menderes'ten ve Celal Bayar'dan çok kendi babalarına hürmeten bulundukları şehirlere "Adnan Menderes
Bulvarı" " Adnan Menderes Caddesi, parkı" " Celal Bayar
caddesi" vs.gibi isimler koydular... "Bunlar önemli kişilermiş ki
adları buraya verilmiş" denilsin ve o dönem aklansın amacını güdüyorlar.O
"Misyon" halen yine devam etsin istiyorlar.
Bu isimleri caddelere vs. vermekle, asli görevini yaparak ihtilali
gerçekleştiren şerefli ordumuzun fertlerinden ve bu
tabelaları okuyan CHP lilerden de bir
şekilde, asılanların intikamını almış oluyorlar...
DEVLETİN PARASINI ŞAHSINA YEMEDİ, HORTUMLAMADI.
Adnan Menderes
Amerikan Kolejinde tahsil görmüş, hukuk okumuş, Aydın'da geniş toprak sahibi varlıklı bir ailenin
ferdi idi.İstiklal madalyası sahibi idi. Gençliğinden bu yana politikayı seviyordu.Başbakanlığı süresince kendi şahsına hiç bir çıkar temin
etmediği anlaşılmıştır. İhtilal yapan MBK (Milli Birlik Komitesi) nin
yaptırdığı delil toplama araştırmaları bu konuda boş çıktı. Menderes'in,
kendi şahsına bir çıkar sağlamadığı gibi çiftliğinin gelirini de bu
mücadelede harcadığı anlaşılmıştır.Ancak, Demokrat Parti'ye iktidar olması
için emek veren ve aktif vaat propagandası yaparak DP yi iktidar yapan
il başkanları, köy ağaları, aşiret reisleri, şeyhler gibi kendine çalışan
adamlarına büyük menfaatler sağladığı ve çok zengin yaptığı söylenmektedir.
Örtülü ödeneklerden, iktidar nimetlerinden paylarına
düşenleri alan bu
şahıslar İhtilale çok üzülmüşlerdir...Ayrıca, kabine bakanlarının
görevlerini suistimal yaptıkları, büyük servetler edindikleri hala
söylenmektedir.
ÇOK KÜLTÜRLÜYDÜ AMA...
O çağa sığmayan ileri bir dünya kültürü, manevi değerlere olan saygısı ve
her konuda aşırıya kaçan bir hırsı vardı.
Menderes, geleneksel aile yaşam tarzına daha toleranslıydı ve laiklik
konusuna Atatürk ve partisinden daha "olumsuz" bakıyordu. İnönü döneminden o
güne kadar Türkçe okunması mecburi olan ezanın istenilen dilde
okunabilmesini serbest bıraktı, ancak bundan sonra ezan hep Arapça okundu.
Batı yanlısı olmakla beraber önceki başbakanlara göre Müslüman ülkelerle de
yakın ilişkiler kuruyordu. Menderes, daha liberal ve dışa bağlı bir ekonomi
görüşüne sahipti; yani daha fazla özel girişime izin verdi. Ekonomik
girişimleri toplumun fakir kesimini (kısa vadede) mutlu etti, ama ülkede
aşırı ithalata sebep oldu. Menderes, en çok eleştiriyi, dışa bağımlılık
politikaları yüzünden almıştır. Atatürk zamanında milli servet namına
kurulan uçak motoru, traktör ve basma fabrikaları Menderes döneminde
uygulanan yanlış politikalar yüzünden kapatılmıştır.
İktidarda kalmak hırsı ile yaptığı önemli hataları, maalesef Türkiye'nin
bu gün bile içinden çıkamadığı sorunlar yaratması yanında onun
ve arkadaşlarının da başını yedi.
Türk'ün Türk'ten başka dostunun olmadığını kendisi de arkadaşları da, olara
oy veren milyonlarca insanımız da bilemediler... Oysa kimse bize
çıkarsız yardım yapmadı, yapmaz da...
Tek ve en önemli yanlışı, bu ülkenin sonsuza kadar ekonomik ve askeri
bağımsızlığını yitirmesine neden olan anlaşmalara imza atarak ABD den yardım
alması ve üsler vermesi idi.27 mayısın ana nedeni de zaten bu idi...

Üstte ve altta:Birecik köprüsü ve altında sulanan kelaynak
kuşları- Birecik.Ş.Urfa |
|

Seyhan Hidroelektrik santralı ve
sulama
Barajı üstte ve altta - Adana |

Üstte; Bent deresi ve
altta; o zamanki
kale gecekonduları - Ankara |
ABD yardım parası ile ülkeye
bir kısım kalıcı yatırımılar da yaptılar.
Birecik'te azgın Fırat nehrini
sallardan kurtaran o büyük köprü üzerinden geçerken, Güney bölgemizi
aydınlatan ve bereketli topraklarımızı sulayan Adana
Seyhan hidro elektrik barajını seyrederken, Ankara'yı her yağmurda sele
veren ilkel derelerin ıslahını yapan ve bunlar gibi onlarca yatırımlara imza
atan Adnan Menderes ve
arkadaşları için, devleti yönettikleri 10 yıl boyunca oluşan olumsuzlukları,
vatana ihanet değil de, sadece iktidar olmak uğruna gaflete kapılarak yaptıklarını düşündüğümüzden dolayı, ülkemizin özgürlüğü pahasına da olsa
vatanımız topraklarında taş
üstüne taş koydukları için yine de " Allah rahmet etsin" diyoruz.Ülkemizi
demiryolları ağı ile ören son Osmanlı padişahlarına dediğimiz gibi...
Bu ülkeye
onarım ve gelişim için bir tek çivi çakana
bile her zaman saygılıyız... Ama gençlerimizin bundan sonra seçecekleri
siyasileri ve onların gerçek ideolojilerini ve niyetlerini iyi bilmeleri için,
nedense pek yazılmayan ve adeta hep gizlenen bu yakın siyasi
tarihimizden bir bölümü bu sayfada yazdık. Gerçeklerin sergilenmesine gücenenler de olacak ama,
geçmiş ve geleceğimiz için
bu önemli gerçeklerin özellikle gençlerimizce iyi bilinmesi gerekiyor diye
düşünüyoruz.
Adnan Menderes’in idam edilmeden
önce yazdığı son mektubu:
Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler
tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi
onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu
başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek
için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların
gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz?
Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve
efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden
korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü
ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama
buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır]
sizlerle beraberdir. Adnan
Menderes
Mektuptaki bazı
bölümlerde Merhum Menderes neyi anlatmak istiyordu?
Mektubun içeriğinden, sadece askeri yönetime hitaben
yazıldığı anlaşılıyor.Bazı sözlerinin, bazı yerlere gitmesini istiyor.
"Sizin ve diğer zevatın
iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum"
daki zevatın muhatabı, MBK üyeleri ve mahkeme
heyetidir.İplerini idare eden efendiler de İsmet Paşa ve muhalefet yapan
bazı hukuk profesörleridir.
"Adnan Menderes hürriyet uğruna
koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir."
de anlatmak istediği de, Adnan Menderes'in CHP saflarında
iken İnönü' ye karşı sert muhalefetinden dolayı 1945 yılında 3 arkadaşı ile
birlikte CHP den ihraç edildiği günlerdeki kırgınlığını ve kinini dile
getirmektedir. İnönü'yü silahların gölgesinde yaşamakla ayıplamaktadır.
Şunu da söyleyeyim ki,
milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de
1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim."
Burada,
1949’da Cumhurbaşkanı İnönü'ye karşı 80 kadar
subayın darbe hazırlığında olduklarını ve kendisine danıştıklarını destek
istediklerini ama reddettiğini, İnönü ve bu yüksek
subayları böylelikle kendisinin kurtardığını vurguluyor.Dirimden korktuğunuz için hak
etmediğim halde şimdi de beni öldürüyorsunuz demek istiyor.Yine de kırgın
olmadığını yazıyor bu son mektubunda...
| |
 |
İİsmet
İnönü ve Adnan Menderes. |
İdamından önceki son sözleri de aşağıdadır:
"Hayata veda etmek
üzere olduğum şu anda devletim ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda
karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum..."
 |
|
 |
|
|

İdam edilen üç siyasetçi. Kimilerine göre demokrasi şehitleri,
kimilerine göre de vatan hainleri idiler.Ne olursa olsun, Türkiye
tarihinde asla böyle bir iktidar ve böyle bir yargılama ve cezalar
olmamalıdır diyoruz...Her şeye, herkese yazık oldu.Hem de sadece 10 yıl
içinde...Ne onlar kaldı ne eski Türkiye.İbret ve acı kaldı sadece. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
ABD gözüyle 27 Mayıs darbesi!
SABAH Gazetesinde bir
döneme ışık tutan deneyimli diplomasi muhabiri-yazar Nur Batur'un tarihi
yazı dizisinden alıntılayarak aktarıyoruz:
Nur BATUR / SABAH
01 Temmuz 2007 Pazar
27 Mayıs darbesinin 47 yıllık
sırrı ortaya çıktı: 27 Mayıs sonrası, darbe lideri Cemal Gürsel, ABD
elçisinden mali yardım istedi..
Gürsel
ve ABD Büyükelçisi Warren (Yanda)
27 Mayıs 04.00'ten 28 Mayıs 23.00'e kadar ABD'nin Ankara Büyükelçisi
Warren, Washington'a 32 mesaj gönderdi. Bugüne kadar da bu mesajlardan
sadece ikisi açıklandı.
Tarihe mal olan bu iki mesajdan birinde 27 Mayıs'ın komutanı Gürsel
ABD'den talep ettiği para yardımı vardı: "180 milyon lira maaş ödememiz
gerek. Bizde 23 milyon var. ABD destek olur mu?" İkincisinde ise
"Ankara'da 50 kişi öldü" yazıyordu.
32 MESAJIN SADECE İKİSİ AÇIKLANDI
Mayıs 1960 öncesi ve sonrasıyla ilgili birçok iddia ortaya atıldı.
Öğrencilerin öldürülüp kıyma makinalarında çekildiği bile iddia edildi.
En ilginç iddialardan birini ise, darbeden yıllar sonra, o günlerde
Büyükelçilikte askeri ateşe olan Emekli Tümgeneral Fred Hayes 1999'da
ortaya attı. Hayes, darbenin güçlü ismi Albay Alparslan Türkeş'in, 27
Mayıs sabahı tankla Büyükelçiliğin kapısına dayanıp 50 milyon dolar
istediğini, Büyükelçinin talimatıyla Başbakanlığa gidip ABD'ye teleks
çektiklerini iddia etti. Gerçekten böyle bir olay yaşandı mı? Hâlâ
bilemiyoruz. Çünkü 27 Mayıs sabah 04.00'den 28 Mayıs gece 23.00'e kadar
Büyükelçilikten Washington'a gönderilen 32 mesajdan sadece 2'si
açıklandı.
Açıklanan belgeler arasında, ABD Büyükelçisi Fletcher Warren'ın darbeden
hemen sonra 27 Mayıs askeri harekâtının lideri olan Org. Cemal Gürsel'le
yaptığı görüşmeyle ilgili Washington'a gönderdiği mesajı buldum. Warren,
Gürsel'le kaçta görüştüğünü belirtmiyor ama mesajı, 28 Mayıs akşamı
23.00'te gönderdiğine göre, darbeden birkaç saat sonra görüşmüş olsa
gerek ve bu mesaja göre Gürsel ABD'den "acil para yardımı" istiyor.
"ALMAN DİYEBİLİRSİNİZ"
28 Mayıs 1960'ta ABD Büyükelçisinin
zırhlı otomobili tankların arasından geçerek Genelkurmay'a varan
Warren'ın yanında Selim Sarper vardı. Aslanlı kapıdan koşar adımlarla
girip, darbenin lideri Org. Cemal Gürsel'in odasına yöneldiler. Gürsel
yalnızdı. Warren o anki izlenimlerini mesajında şöyle aktarıyor: "Gürsel'i
daha önce gördüm ama yakından tanımadım. Apoletlerini söker ve Alman
askerlerinin kibirli, kendini beğenmiş tavrını unutursanız, rahatlıkla
ona 'Alman' diyebilirsiniz. Ağır ağır, makul ve dikkatli konuştu. O
koşullar altında beni kabulünde oldukça içtendi. Sarper çevirmenliğimizi
yaptı."
İLK KONUŞAN GÜRSEL OLDU
İlk konuşan Gürsel oldu. "Geldiğiniz için teşekkür ederim. Gayri resmi
bir görüşme yapacağız" dedi ve "Menderes hükümetini etkilemeye çalıştım
ama olmadı. Sonunda hükümeti deviren harekete liderlik yapmaktan başka
çarem kalmadı. Siz olup biteni nasıl görüyorsunuz" diye sordu. Warren,
"Daha önce Latin Amerika'da görev yaptım. Birçok askeri darbe gördüm.
Amacını bir kenara bırakalım ama asker olsaydım, yapılış biçiminden
dolayı gurur duyardım. Gördüğüm en titiz, en etkin ve en hızlı askeri
darbeydi" diye cevap verdi. Görüşmeyi mesajdan okuyalım: Warren:
Devrimci hareketin bütün ülkeyi kontrol altına aldığına inanıyoruz.
Gürsel: (Başını salladı.)
'ZORLUKLAR BAŞLAYACAK'
Warren: Ankara'da herkes sonuçtan
mutlu görünüyor. İşin kolay yanı tamamlandı. Gerçek zorluklar şimdi
başlayacak. Sorunlar çok olacak ve Türkiye'yle ABD'yi ve muhtemelen
Batı'yı da kapsayacak. Ben çözüm yolları aramak için buradayım.
Önümüzdeki aylarda da sizin, cuntanın ve iş başına gelecek hükümetin
sorunları aşmanıza yardımcı olmaya çalışacağım. Warren burada mesajına,
"Sarper'e önceden söz verdiğim için tanınma meselesini açmadım.
Zannediyorum konuşmaya başlamadan önce Sarper, Türkçe olarak Gürsel'e
tanıma meselesine değinmeyeceğimi söyledi" diye not düşmüş.
Okumaya devam edelim: Gürsel: Menderes Hükümeti, vatandaşların
haklarını, basın özgürlüğünü, Anayasanın kendisine verdiği görevleri
unuttu ve yasa dışı hareketlere girişti. Türk halkını baskı altına aldı.
Bütün bunlar Türk ordusundakileri, bizi yaraladı. Çok rahatsız olduk ve
hedefleri konusunda ciddi kaygıya sürüklendik.
Ben, (Warren'in notu: General "Ben"i büyük kullandı) Menderes Hükümetini
başka yöne sevketmek için iknaya çalıştım ama başaramadım. Sonuçta
önümüzde, devrimcilerin izlediği yoldan başkası kalmadı. Warren: Samimi
ve açık konuşmanız için teşekkür ederim. Orduyla ilgili görüşlerimi
aktarmak istiyorum ama önce bir şey söylemeliyim. Gürsel: (Başını
salladı)
PANDORA'NIN KUTUSU
Warren: Görevime Türk ve Amerikan
halkları arasındaki ilişkinin önemine inanarak başladım. Türkiye'nin ABD
ve hür dünya için önemli olduğuna inanıyorum. İlişkileri sürdürmek
Türkiye için de eşit önemde. Türk Ordusuna saygım en yüksek düzeydedir.
Türkiye'nin öneminin ilk nedeni, istikrarı ve Türk ordusunun siyasete
karışmamasıdır. Ama dünkü darbe ordudaki bu geleneği kırdı. Pandora'nın
kutusunu açtı. Şimdi kimse içinden ne çıkacağını bilemez. Gürsel: (Warren'i
sözünü kesmeden dinliyor.)
Warren: Bu sabah, ne ordunun, ne de Türk halkının, yaşananların uzun
vadedeki önemini anlamadığını hissettim. Uzun yıllar Latin Amerika'da
görev yaptım. Birçok askeri darbe gördüm. Yıllar içinde Latin Amerika
halklarının, yasama, yargı ve yürütme organı olan hükümetin yanı sıra
dördüncü güç olarak nasıl orduyu görmeye başladıklarına şahit oldum.
Eğer ordu, işlerin doğru gitmediğine karar verirse, yönetime el koyar.
Asker her şeyi izler ve hükümetin arkasında durmak için mutlaka bir yol
bulur.
ORDU DENGEYİ BULAN MAHKEME GİBİ GÖRÜLÜR
Yani ordu, dengeyi oluşturan araç ya da başvurulacak son mahkeme olarak
görülür. Atatürk'ün Türkiye'si hiçbir zaman bu durumda olmadı ve bununla
gurur duydu. Ama şimdi aynen o duruma düştü. Gelecekteki Türk ordusunun,
Türk halkını da yakından ilgilendiren ve bölen herhangi bir siyasi
çekişmenin dışında kalmakta çok zorlanacağını düşünüyorum. Bu düşünce,
askeri darbeden daha fazla beni endişelendiriyor. Gürsel, tercüme eden
Sarper'i dikkatle dinledikten sonra başını salladı "Devam et" dedi.
ORDU HÜR DÜNYA İMAJINI ÇİĞNEDİ
Warren de devam etti: "Türk ordusunun bu hareketinin dünyadaki etkisinin
ne olacağını tahmin edemiyorum. Belki birkaç ay etkisi olmayabilir ama
Türkiye'ye yapılacak yardım Amerikan Kongresi'nin onayına sunulduğu
zaman etkisinin iyi olmamasından korkuyorum. Ordu, bu hareketiyle, hür
dünya prensiplerini çiğnedi. Yani istikrarlı imajını sarstı. Bugünkü
durumda, askeri cuntanın en önemli destek kaynağı özellikle Amerikan,
İngiliz ve diğer yabancı basın olarak görünüyor. Çünkü, Menderes
Hükümetini eleştirdiler ve mücadele ettiler. Türkiye'de olup bitenlerle
ilgili en uygun yorumları yapacaklar. Bu en azından cuntanın ilk
günlerinde ve yeni hükümet için böyle olacak."
GÜRSEL'DEN MENDERES İÇİN SÖZ
Bunun üzerine Gürsel, "Cumhurbaşkanına, Menderes'e ve bakanlara kötü
davranılmadı ve davranılmayacak. Güvence veriyorum. Durum açıklığa
kavuşuncaya kadar, deniz kıyısında, rahat edebilecekleri, banyolu evlere
yerleştireceğim. İsterlerse ailelerini de alabilirler" dedi.
"MAAŞLARI ÖDEYEMİYORUZ"
Gürsel, konuşmasının sonunda "Türkler
daima ABD'yle işbirliği istediler. Amerikalıları ben de seviyorum ve
öyle davranıyorum" diyerek söze girdi. Belli ki canı sıkkındı. Maaşların
ödenmesine 3 gün kalmıştı ve hazinede para yoktu. "Önceki yönetim,
cuntayı (Warren " ülke" yazmış ve yanına soru işareti koymuş) felaket
bir mali kargaşa içinde bıraktı" diye anlatmaya başladı ve devam etti:
"Maliye Bakan Yardımcısına hazinede kaç para olduğunu sordum. 'Maaşlar
ve diğer ödemeler için 180 milyon lira gerekiyor ama 23 milyon var'
dedi. İlk maaşları ödemenin ne kadar önemli olduğunu söylememe gerek
yok. ABD, Türkiye'ye yaptığı olağan ödemesini, 1 Haziran'dan önce yapıp
destek olabilir mi?"
Warren "Cuntanın ve geçiçi hükümetin ilk maaş çeklerini ödemesinin ne
kadar önemli olduğunu anlıyorum. Ama bazı şeylerin açıklığa kavuşması
gerekiyor" diye yanıtladı. Çünkü, mali yardımı konuşmadan önce
Washington'un yeni yönetimi tanımasını beklemek gerektiğini düşünüyordu.
GÖREVİM ÇÖZÜME YARDIMCI OLMAK
Gürsel canı sıkkın "Anlıyorum" deyince, Warren, görevinin sorun yaratmak
değil, çözüme yardımcı olmak olduğunu vurguladı ve "Önceki hükümetin ne
zaman ihtiyacı olsa hazırdım. Beni görmek isterseniz her zaman hazırım.
Samimi bir görüşmeye çağırdığınız için teşekkür ederim" deyip ayağa
kalktı. Gürsel de "Ben de, sadece geldiğiniz için değil, akılcı
tavsiyeleriniz için de teşekkür ederim. Söylediklerinizi aklımızda
tutacağımızdan emin olabilirsiniz" diyerek Büyükelçinin elini sıktı.
Mesajın altındaki notta ise "ABD'nin Türk Hükümetine fonlardan avans
verdiği" yazıyor ama miktarı belirtilmiyor.

ABD elçisi: Gürsel dar
görüşlü bir taşralı
27 Mayıs darbesinden sonra ABD
elçisinden para isteyen Cemal Gürsel için elçinin yazdığı ve iki
satırı 47 yıl sonra hâlâ gizli tutulan yorumda şu sert ifadeler yer
alıyor: İstediği parayı almak için bundan daha sert ve boyun eğmez,
daha dar görüşlü bir taşralı olamazdı ..

27 Mayıs askeri darbesinden sonra
kapalı kapılar ardında neler oldu? Washington'da darbe nasıl
değerlendirildi? Ankara'da nasıl pazarlıklar yapıldı? Darbe sonrasında
da açıklanan toplantı zabıtlarını ve mesajlarını tararken gözüme
çarpan ilk belge 31 Mayıs 1960 tarihinde Ulusal Güvenlik Konseyi'nin
toplantı zabıtlarıyla ilgiliydi. Bu belgeyle ilgili yine ilginç bir
ayrıntıyı aktarayım. Konseyin 446'ncı toplantısının zabıtlarının da
tümüyle açıklanmadığını gördüm. Yine de toplantının açıklanan bölümü
bile oldukça ilginç bilgileri içeriyor. O gün konseye CIA'den Robert
Amory brifing veriyor. Amory, askeri darbenin birkaç aydır
İstanbul'daki Harp Akademileri'nde planlandığını ancak 21 Mayıs'a
kadar hızlı hareket edilmediğini söylüyor. Amory, şöyle diyor : "Genç
subayları, Menderes'e karşı duydukları düşmanlık, muhalefete yönelik
baskı, İnönü'ye duyulan sempati ve Menderes hükümeti içindeki
yolsuzluklara duyulan hoşnutsuzluk harekete geçirdi. İnönü aktif
olarak darbe planları içinde yer almadı ama muhtemelen danışıldı."
KÜRTLER YARARLANABİLİR
CIA ajanının konuşmasından ilginç iki not daha aktarayım. Robert Amory,
31 Mayıs'ta Menderes ve bakanların yargılanacağını ancak muhtemelen
Türkiye 'nin bir kan gölüne dönmeyeceğini söylüyor. Ayrıca, cunta
hükümetine karşı önemli bir muhalefet olmadığını vurguluyor, "Ancak
yaşanan kargaşadan Kürtler yararlanabilir" diyor. Bu da CIA'nın o gün
için, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın
asılmasını ihtimal dahilinde görmediğini gösteriyor. Belgeler,
Yassıada'da süren yargılama sırasında hem Ankara hem de
Washington'daki havanın değiştiğini hatta ABD Büyükelçisi'nin
gelişmeleri adeta isyan ederek izlediğini de gözler önüne seriyor.
Belgelerde kapalı kapılar ardında yapılan "Yardım" pazarlıklarıyla
Türk ordusunun içine düştüğü durum da bütün çıplaklığıyla gözler önüne
seriliyor. Darbeden 2 ay sonra 24 Temmuz 1960'da saat 16.00'da ABD
Büyükelçisi Warren'la Cemal Gürsel arasındaki görüşmeye ilişkin ilginç
bir mesaj da buldum. Mesaj adeta " görüşme zabıtı " gibiydi. Warren,
mesajında, Gürsel'le görüşmesine Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri
Kuneralp'le albay Alparslan Türkeş'in de girdiğini aktarıyor.
Warren'ın elinde Washington'dan gelen yazılı talimat var.
'GÜRSEL ANLAYAMADI'
Warren önce elindeki belgeyi okumaya başlıyor. ABD Büyükelçisi'nin o
anki izlenimlerini, 25 Temmuz 1960'da 14.00'de Washington'a gönderdiği
372 no'lu mesajından okuyalım: "Gürsel dikkatlice dinledi ama yüzünde
Hitit heykelleri gibi bir ifade vardı. Hiç kesmedi. 'Etkin, mütevazı
plan' bölümünü okuduktan sonra Gürsel'e 'Anladınız mı?' diye sordum.
Gürsel başını öne eğerek onayladı ama sonra onaylamadığı anlaşıldı.
Elimdeki belgeyi okumayı bitirince, bir soru ya da değerlendirme olup
olmadığını sordum Gürsel birden bire söze girdi, 'Ben ABD hükümetinden
100 milyon YTL istedim. Parayı alacak mıyız, almayacak mıyız?' dedi."
Belli ki Gürsel, ABD Büyükelçisi'nin okuduklarını anlayamamıştı.
Aklında tek bir soru vardı: "ABD parayı verecek mi? Vermeyecek mi?"
Görüşmede yaşananları yine Warren'ın mesajından aktarmaya devam
edeyim. ABD Büyükelçisi yeniden elindeki belgenin "etkin ve mütevazi
plan" hakkındaki yedinci paragrafını okudu. Birlikte bir kez daha
planın üzerinde durdular. Tercümeyi Türkeş yapıyordu ama bir ara
Kuneralp de tercümeye yardım etti. Bittiği zaman Warren "Şimdi anladı.
Kuneralp ve Türkeş de ilk defa iyice kavradılar" diye düşündü. Planı
ikinci defa okuduktan sonra bu kez Türkeş söze girdi:
Türkeş: Fakat acil olarak paraya ihtiyacımız var. Gelecek sene
seçim var.
Warren : Bir yılımız var .
Gürsel: Benim yorumum yok
Warren: ABD yönetimi, önceki hükümete de elinden geldiği kadar
yardım etti. Aynı şekilde bu hükümete de yardım etmek istiyor. Size
aktardığım mesaj da bu isteği gösteriyor. Önceki görüşmemizde gündeme
getirdiğiniz her noktaya değinildiğini görebilirsiniz. 100 milyon
liralık talebinizi kabul edemiyoruz ama Washington mümkün olan metodu
belirtiyor." Türkeş ise ısrarlıydı, "Durum acil! Sunulan program bir
yıl içinde tamamlanabilir mi?" diye üsteledi.. Warren " Sürecin bir
yıl içinde tamamlanabileceğini düşünüyorum. Zaten ABD yönetimi de
durumun aciliyetini ve Türkiye'nin ihtiyaçlarını dikkate alır" diye
yanıtladı. O ana kadar Warren'le Türkeş arasındaki diyaloğu sessizce
dinleyen Gürsel birden eleştirel bir tonla konuşmaya katılıyor ve
"Türkiye ABD'ye oldukça uzak, belki ABD hükümeti anlamıyor" diyordu.
Warren, Gürsel'den gelen eleştiriyi ise şöyle yanıtlıyordu: "1960'da
Türkiye, ABD'ye Meksika kadar yakın Amerikan Genelkurmayı'nın ve
Ulusal Güvenlik Konseyi'nin Türkiye'nin ihtiyaçlarını kendi
ihtiyaçlarımız gibi dikkate aldığından eminim. Ayrıca, eminim ki ortak
muhalifimiz Sovyetler Birliği de Türkiye'ye yönelik herhangi bir
saldırının bütün müttefiklere yönelik olduğunu biliyor."
TÜRKEŞ: PARA ŞİMDİ LAZIM
Görüşmeyi Warren'ın mesajından okumaya devam edelim : "Gürsel,
söylediğimin çok önemli olduğuna karar verdi ve Türkiye'nin kaybının
Arap dünyasının da kaybı olacağını söyledi. Ben de bu görüşe katıldım.
General Gürsel'e, görüşmede okuduğum belgenin tercüme edilmesini ve
uzmanları tarafından incelenip Washington'a gönderebileceğim bir plan
verilmesini önerdim. Hiçbir söz vermedi. Ona, "ABD'nin
karşılayamayacağı toplu para istediniz ama yardımcı olabilecek bir
plan sundular" dedim. Türkeş paranın şu anda lazım olduğunu
vurgulayıp, "Bu parayı başka yerden bulacağız" dedi. Bunun üzerine
daha önceki cevabımın çok acele bir cevap olduğunu söyledim.
"İşleyebilecek bir plan için bir yılın çok kısa olduğunu düşünmüştüm
ama belki yanıldım. General Gürsel'in vereceği planı ABD yönetimine
iletince kesin karara varılır" dedim. Gürsel ne plan vereceklerini
söyledi ne de reddetti. Planla ilgili daha fazla bana ihtiyaçları
olursa haber vermesini istedim. Haber vereceğini söyledi. ABD
Büyükelçisi, "İstediğiniz fonlar için bir yol bulalım" diyerek ayağa
kalktığı zaman, Gürsel sadece gülümsüyordu.
GİZLİLİK SÜRÜYOR
Warren'ın mesajının sonunda ise Gürsel'le ilgili yorumu var. Yorumun
çok sert olduğunu gördüm ama bana daha ilginç gelen Amerikan
Büyükelçisi'nin 3 kısa paragraflık yorumundaki 2 satır üzerindeki
gizliliğin kaldırılmamış oluşuydu. Zaten çok sert olan yorumunda
Warren, daha fazla neler söylüyordu ki açıklanması sakıncalı bulundu.
Bilemiyoruz ama herhalde aradan 47 yıl geçmiş olsa da açıklanmasının
tepkilere yol açabileceğini düşünüyorlar. Açıklanan bölümü ise
birlikte okuyalım: "Gürsel istediği parayı almak için bundan daha sert
ve boyun eğmez, daha dar görüşlü bir taşralı olamazdı. (Ana mesajda
iki yerde bir satırdan daha az 2 bölüm üzerindeki gizlilik
kaldırılmadı) Tutumunda hiçbir esneklik ya da ABD'nin tutumunu
anladığına ilişkin bir işaret göremedim. Milli Birlik Komitesi'nin
planları doğrultusunda hareket edeceğini düşünüyorum. Bu yönde atacağı
bir adım beni şaşırtmayacak. Dedikodulara göre, Milli Güvenlik
Komitesi'nin en güçlü adamı olan ve bir gün Gürsel'in yerine geçeceği
söylenen Türkeş'e gelince, o da Gürsel kadar duygusal davrandı ve onun
kadar kararlı göründü. O da ABD'nin tutumunu ve taahhütlerini anlamaya
yanaşmadı. Sadece Milli Birlik Komitesi'nin ihtiyaçlarını ve ABD'nin
bunu karşılamadığını düşünüyor. Önereceği her türlü hareket sadece
kendi kişisel değerlendirmeleri olacak. Warren, mesajında görüşme
sırasında Kuneralp'in ise biraz utanmış göründüğünü yazıyor. Warren, "Kuneralp'in
de Gürsel ve Türkeş'le başını derde sokacak bir adım atmayacağına
eminim" diyor. ABD Büyükelçisi'nin, aynı gün, yine 25 Temmuz 1960'da
ilk telgrafından 2 saat sonra Washington'a gönderdiği ikinci bir
telgraf var. Warren, ikinci telgrafında Gürsel'e Bayar, Menderes ve
diğer üyelerin asılacağı yolundaki yoğun söylentileri açtığını
bildiriyor ve Gürsel'le Türkeş'e "sakın asmayın" diye adeta "ultimatom"
veriyor.
WARREN: SAKIN ASMAYIN
Warren'in mesajından okuyalım: "Geçici Türk hükümeti, ABD yönetiminden
100 milyon TL'yi mecburi emeklilik planı için istedi. Başka talepler
de olacak. (acil olarak 34.4 milyon dolara da ihtiyaçları var) Mevcut
emeklilikle ilgili talepte olduğu gibi, her talep ayrı ayrı dikkatle
incelenecek ve ABD hükümeti elinden geldiğince yardımcı olacak. Ama
yönetimin yardımcı olabilmesi Kongre'den alacağı fonlara bağlı. Kongre
Amerikan kamuoyuna dayanır. Kamuoyu ise genellikle Amerikan ve
uluslararası basından etkilenir. Duruşmalar, Amerikan ve Avrupa
basınında izleniyor. Herhangi bir talimat alarak konuşmuyorum ama
Amerikan kamuoyunu bilen bir dostunuz olarak söylüyorum. Eğer önceki
liderler idam edilirse, Batı dünyasında öylesine şiddetli tepki olur
ki bu Türkiye'ye yapılacak yardımı etkiler." Warren, mesajında,
Gürsel'in söylediklerini dikkatle dinledikten sonra önce Türkeş'e
sonra da Kuneralp'e bakıp güldüğünü, ardından da İngilizce olarak "I
thank you very much" (Size çok teşekkür ediyorum) dediğini yazıyor.
ABD Büyükelçisi'nin mesajın sonundaki yorumu da oldukça ilginç: Şöyle
yazıyor Fletcher Warren: "Gürsel'in gülümsemesinde bir anlam
sezemedim. Bu görüşümü Dışişleri Bakanı Sarper'e de söyledim."
Warren'ın mesajı ise o günlerde sadece ABD'nin değil, NATO
ülkelerinden, İsrail'e, Pakistan'dan İsviçre'ye kadar bütün dünyanın
"Sakın asmayın" diye Milli Birlik Komitesi'nin kapısını çaldığını
gözler önüne seriyor. Peki acaba Cemal Gürsel, o gün "Sakın asmayın "
diyen Amerikan Büyükelçisi'ni dinledikten sonra Türkeş'e ve Kuneralp'e
bakıp neden güldü? Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz..
'Hiçbir
ülkede böyle bir nefret görmedim'
ABD Büyükelçisi Warren, Dışişleri Bakan
Yardımcısı'na yazdığı mektupta, başka ülkelerdeki aydınlar tarafsız
yargı isterken Türkiye'de hem ordu hem de aydınların DP liderlerinin
asılmasını istediğini belirterek "Korkutucu bir tablo var" dedi ..

27 Mayıs'ta yaşananları Amerikan
belgelerinden araştırırken, çok çarpıcı bir mektup buldum... Mektubu
yazan yine, Amerikan Büyükelçisi Fletcher Warren'dı. Warren'ın,
Dışişleri'nin Türkiye masasına telgraf göndermek yerine doğrudan
Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Lewis Jones'a uzun bir mektup
yazması dikkatimi çekti doğrusu. Warren neden 10 sayfalık bir mektup
yazmıştı ki? Mektubu okumaya başlayınca nedenini anladım. ABD
Büyükelçisi mektubunda, o günlerde Türkiye'yi yöneten Cemal Gürsel'den
Alparslan Türkeş'e, Milli Birlikçiler'den İsmet İnönü'ye, Türk
ordusundan Türk halkına uzanan öyle kapsamlı bir analiz yapmıştı ki
sanki fotoğrafını değil, kılcal damarlarını bile gösteren röntgenini
çekmişti.
SANSÜRSÜZ AÇIKLANDI
Darbenin üzerinden henüz 2.5 ay geçmişti ama Türkiye dolu dizgin
sandıktan çıkan Başbakan'ını asmaya sürükleniyordu ve Amerikan
Büyükelçisi, olup bitenlere isyan ediyor, Bakan yardımcısı arkadaşına
yazarak yardım istiyordu. Warren "Ben hayatımda böyle nefret görmedim"
diye yaşananlar karşısındaki dehşetini yazıyordu mektubunda. Mektupta
ilginç bulduğum bir ayrıntıyı da aktarayım. Okuduğum yüzlerce mesajda
bazen yarım cümle hatta birkaç sözcüğün bile sakıncalı bulunup
açıklanmadığını gördüm. Warren'ın 10 sayfa uzunluğundaki mektubunun
ise hiçbir sansüre uğramadan açıklanması dikkatimi çekti. ABD
Büyükelçisi Fletcher Warren mektubuna "Sevgili Lewis" diye başlıyordu.
Önce Cemal Gürsel ve Alparslan Türkeş'e nasıl baktığını anlatıyordu.
Mektuptan birlikte okuyalım: "Gördüğüm darbeler arasında en etkili
olanı ve başarılısı Türkiye'deki askeri darbeydi. Başlangıçta
Gürsel'in, olağandışı güçlerin hükümetin başına getirdiği bir yardakçı
mı, canı sıkılan bir asker mi, yoksa vatansever bir Türk mü olduğunu
anlayamadık. Ama şimdi Gürsel'in gerçek lider olduğu konusunda görüş
birliği var.
TÜRKEŞ'İN KOMPLEKSİ
Çok çabuk öğreniyor. Devlet Başkanı gibi hareket ediyor. Kendisini
iyi kontrol ediyor, dikkatle inceliyor, yavaş konuşuyor, can acıtan
kararlar alıyor. Kimsenin de yardakçısı değil. Gürsel'i özel olarak
sevdiğimi söyleyemem ama saygı duyuyorum. Akıllı, sadık ve vatansever
bir Türk olarak görüyorum. Ama kelimenin tam anlamıyla da bir Türk.
Gürsel, darbeyi başarıya götüren hareketin lideri olmasa da Milli
Birlik Komitesi'nden istediği kararı çıkartabilir." Warren,
mektubunda öylesine ayrıntılı analizler yapmış ki o günlerde Amerikalı
diplomatların Ankara'da herkesi nasıl tek tek mercek altına aldığını
ortaya koyuyor. Büyükelçi, Alparslan Türkeş'in de Gürsel kadar önemli
olduğunu vurguluyor ve "Fanatik istekleri, aşağılık kompleksi ve başa
dert olacak duyguları var. Bu yapısıyla MBK'yi etkiliyor. Bence
Gürsel'in yerini almaya aday. Eğer MBK parçalanır ve Gürsel'e meydan
okunursa, arkasında Türkeş olacaktır" diyordu. ABD Büyükelçisi, kabine
üyelerinden ise övgüyle söz ediyor, ortalamanın üzerinde bir kabine
olduğunu, sadakatleri, vatanseverlikleri, teknik ve profesyonel
kaliteleriyle Amerikalı diplomatları etkilediklerini belirtiyordu.
Warren'ın mektubundan, çektiği Türkiye fotoğrafının ayrıntılarına
bakalım: "Basın, aydınlar, hocalar, öğrenciler ve ordu darbenin
yerleşmesini alkışladılar. Başlangıçta, komitenin 38 üyesine
hayranlıktan başka bir şey yoktu. Hepsi kahraman ve vatanseverdi.
Özellikle ordu, komite üyelerine hayatlarını riske atan kahramanlar
olarak baktı. Ama kısa süre sonra kahraman olarak karşılananların
barakalarına dönmeyecekleri anlaşıldı. MBK üyesi olan yüzbaşılar,
binbaşılar, yarbaylar ve generaller, yaşlı paşalara, tüm orduya ve
Türk halkına emirler vermeye başladılar. Bu durum hem komitede hem de
orduda bölünmeye yol açtı. Bugün ordu hâlâ onları destekliyor ama
komitenin çıkarlarıyla ordunun çıkarlarının aynı olmadığını da
anlıyorlar. Bu sadece Türkiye için değil, Batı dünyası için de
önemli." Warren, darbeyi alkışlayanların kısa sürede sivil
yönetime geçileceğini düşündüklerini ancak yine kısa süre sonra bunun
olamayacağını anladıklarını vurguluyordu. Mektubun bu bölümü son
derece çarpıcı. Çünkü, Amerikan Büyükelçisi, 27 Mayıs'çıların darbeyi
haklı göstermek için DP liderlerinin suçluluğunu kanıtlamak
istediklerini yazıyordu. Aynen şöyle diyordu:
KANITLAMA ÇABASI
"Erken seçime gidilirse prensip olarak iki siyasi parti yani CHP ve
DP katılacak. DP liderleri Yassıada'da hapse atıldı. Yargılanmadan da
serbest bırakılmayacaklar. Yargılanmaları için soruşturma yapılması,
hâkimlerin seçilmesi, yargı kurallarının saptanması gerekiyor. Bütün
bunlar haftalar, hatta aylarca sürecek zor bir iş. Bunun da ötesinde
darbeyi haklı göstermek için DP liderleri ve meclis üyelerinin
suçluluğunun kanıtlanması gerekiyor. Burada akla şu soru geliyor:
'Gerçekten anayasayı ihlal ettiler mi?' Rejimin istikrara kavuşması
için de devrimin haklı olduğunun kanıtlanması gerek... Bu da ancak
Menderes rejiminin bir grup alçak, beş para etmez, hırsız ve hain
oldukları kanıtlanırsa olacak."Warren, mektubunda komite
üyelerinin iki hedefi olduğunu da bildiriyordu. Komitenin iki hedefi
ne miydi ? Önce, ömür boyu senatörlükle hayatlarını güvence altına
almak istediklerini, bu arada da rejimi güvence altına almak için
orduyu kontrol etmeyi hedeflediklerini bildiriyordu Warren. "Bunun
için zorunlu emeklilik sistemini getirmek istiyorlar. Böylece rejime
sadık olmadığını düşündükleri subayları temizleyecekler" diyordu. Yani
Gürsel ve Türkeş'in ısrarla istedikleri 100 milyon TL'lik Amerikan
yardımının büyük bölümü orduyu kontrol etmek için getirilen zorunlu
emeklilik sistemine gidecekti. Warren'ın, Türk ordusunun geleceğiyle
ilgili de çok çarpıcı bir analiz yaptığını gördüm.
ORDUNUN İMAJI SARSILDI
"Darbeyle Türk ordusunun Atatürk döneminden beri devam eden imajı
sarsıldı. Milli Birlik Komitesi'ndeki her üye darbe yaptıkları zaman
ettikleri yemini çiğnediler. Bunun hem komite üyeleri hem de ordunun
üzerindeki psikolojik etkisinin inanılmaz olduğunu düşünüyorum. Bir
kez ordu isyan edin | |