Bir
öğretmenin feryadı, canım yanıyor…
Şükürler olsun…
Kart tatilinde öğrencilerini
birkaç gün göremediği için onları özleyen, ah ne olacak bu
çocukların hali diye sancı çeken eğitimcilerimiz var.
Okulların sömestr tatiline girdiği
gün, kimi hocaların not verme tarzını eleştiren “Profesörü cepten
çıkaran boyacı” başlıklı bir yazı kaleme
almıştık. Eğitim camiasına mensup okuyucularımızdan yazıda
verilmeye çalışılan mesajı teyit eden çok sayıda e-mail aldım. Bu
yazıyı ikinci sömestrinin başladığı gün yazmak istedimse de, gündem
izin vermedi. Daha da geciksin istemedim. Bugün onlardan sadece
birini, genç bir bayan öğretmenden gelen e-maili sizlerle paylaşmak
istiyorum.
“Herkesin şikâyetçi olduğu yeni
neslin derslerine giriyorum haftada 25 saat. Benim ilköğretim ve
lise seviyesinde öğrencilerim var. Genelde İngilizce öğretmenleri
olarak biz diğer öğretmenlere nazaran biraz daha çabuk fark ediliriz
bir ortamda. Branşımız gereği bir yönümüz sürekli batıya dönük olsa
da, özüme, tarihime, dilime, değerlerime bağlı biri olmaya
çalışıyorum. En basiti ewet yazmıyorum, görünce tepem atıyor. Slm
yazan öğrencilerime bunun doğru olmadığını hatırlatıyorum.
Çünkü insanın insan olması için
önce özünü sevmesi ve bilmesi gerektiğini öğrendim dedemden. Demek
istediğim yeni nesil hakikaten tuhaf. Konuştukları Türkçeye
şaşırıyorum. Batı hayranlıklarına, giyimlerine, dinledikleri
müziklere, birbirleriyle
iletişim şekillerine, aileleriyle konuşma tarzlarına…
İnanın üzülüyorum…
İlkokul 3. sınıf öğrencilerimin
yarısından fazlası köşe kapmaca - mendil kapmaca -sek sek gibi
oyunlar yerine teneffüste rap gurupları kurup tuhaf hareketlerle
dans ediyorlar. Canım acıyor onları odamın camından izlerken.
Dayanamıyorum inip bahçeye tutuyorum ellerinden “kutu kutu” pense
oynatıyorum. Müdür Bey’i bile çağırdım bir gün… İnanın çok güzeldi,
çookkk...
Demem o ki, suç belki biraz
bizde, biraz ailelerde… Nereye yönlendirirsek oraya yönelebiliyor
çocuklar. Önce sevgi ile başlıyor her şey. Bu üniversitede de böyle,
ilkokulda da, lisede de… Düşük not vermekle, en şahane ceza
tekniklerini bulup çocukları püskürtmekle ideal öğretmen olunmuyor.
Ya da bilginin temelleri atılmadan ezberci bir yöntemle öğrencilerin
iyi not almalarını sağlayıp sınıf seviyesini yüksek gösterince
(veliye ve idareye karşı şov amaçlı) iyi öğretmen olunmuyor.
Fikrimce, ideali olmayan bir
çocuğa ne kadar bilgi yüklerseniz yükleyin, sonucu hep hüsrandır.
İnsanlar idealleri olursa bilgiyi onu gerçekleştirmek için kullanır
ve topluma faydalı olur. Bilgi paylaştıkça çoğalır.
Öğrenciler ne olmak istiyorlar?
Öğrencilerime hedeflerini
sorduğumda ya araba galericisi olmak istiyorlar (ne tür bir meslekse
artık) ya futbolcu, ya şarkıcı, ya dansçı ya da oyuncu. Bu
cevaplarda medyanın etkisi yadsınamaz. Canım her defasında acıyor,
yaptığım anketlerin sonuçları böyle gelince.
Aralarında o kadar az kişi doktor,
öğretmen, mühendis, mimar, müzisyen, gazeteci, yazar, şair olmak
istiyor ki… Sonra şunu düşünüyorum. Kaç öğretmen hakikaten idealleri
uğruna bu mesleği seçmiş? Genel olarak devlet okulları öğretmenleri
dersleri öğlene kadar olduğu için, 3 ay yaz tatili, 15 gün sömestr
tatili, bayram tatili, kar tatili gibi avantajlardan dolayı seçiyor
öğretmenliği…
Nihayetinde şu sonuç çıkıyor:
İdealist öğretmenlerimiz kaç tane? Kaç kişi okula her sabah aşkla
geliyor. Her gün sınıfa girerken kalbi çarpıyor? Kaç öğretmen bir
hafta geçmiş olmasına rağmen öğrencilerini özlüyor?
Bilemiyorum bunları neden size
yazıyorum ama şu an 95 aday öğretmenle staj kursu alıyorum ve çoğu
derslerden kaçmak için bahane arıyor… (ki, bu öğretmenlik eğitimi…)
Bunu almazsak yeterli bilgi ve donanıma sahip olamayız... Çoğunun
daha ilk yılı öğretmenlikte…
Umarım idealist öğretmenlerin
sayısı çoğalır. Çünkü 68 kuşağının son kalıntıları var üst
kademelerde. Artık sıra 75–80 kuşağına geldi ve 15 sene sonra yeni
nesil dediklerimiz çıkacak sahaya. Hangi mesleği seçerseniz seçin,
illa bir öğretmene ihtiyacınız var…
Annem her ne kadar doktor olayım
diye uğraştıysa da ben öğretmen olduğum için mutluyum. Öğretmenler
ve din görevlileri milletin beşikten büyüyene kadar karşılaştıkları
ve güvenip inandıkları insanlar.
İngilizce öğretmeni olmasaydım ya
tarih öğretmeni olurdum ya da rehber öğretmen. Ben öğrencilerimin
bastıkları yerleri toprak diyerek geçmesinler –tanısınlar-
istiyorum. Elimde olsa klasik her sene yapılan 1 günlük Topkapı
Sarayı gezisini bir haftaya çıkarırdım. Her taşın hikâyesini ayrı
ayrı anlatırdım onlara. Yapılacak o kadar çok şey var ki aslında…
Lise düzeyindeki öğrencilerin
derslerine girdiğimde temellerinin olmadığını, çünkü hayatı
umursamadıklarını gördüm... Okula farklı amaçla gelip, akşam eve
döndüklerinde her biri birbirinden ünlü marka çantalarını tenezzül
edip açmadıkları için bir önceki gece koydukları yerden alıp okula
geri getirdiklerine şahit oluyorum.. Ama saçları için 25 dakika
aynanın karşısında geçer... kahvaltı soğur… servis bekler… servis
okula geç kalır… veya servis basıp gider… baba okula bırakmak
zorunda kalır... baba işe geç kalır... çocuk okula geç kalır… çocuk
geç kağıdı
almak zorunda kalır…
Öğrencileri özlemek…
Ne kadar özledim bilemezsiniz 10
gün içinde mimar olmak isteyen tek öğrencim 4. sınıftan (Y. E.’yi)
Ama harfleri bile henüz düzgün yapamıyor. Arka sırada oturup spider-man
kalemiyle oynayarak hayal kurar. Dersin ortasında "Öğretmenim, ben
acıktım, kantine bir koşu inip çubuk kraker alsam ne olur?" diye
sorar... istisnasız her ders. Ben de cebimde ona hep bir şeyler
bulundururum. Susturucu şeker olur genelde.
Özlüyor olmalısınız tebeşir
kokusunu. Hep böyle bir betimleme yapılır ya, çoğu okulda beyaz
tahta var artık, ama bizim okul ısrarla tozsuz tebeşir
kullandırıyor. Ben şahsen seviyorum. Biraz geri kafalıyım. Beyaz
tahtalar ve boya kalemleri biraz garip geliyor. Hem sonra hararetle
ders anlatırken tebeşir kırılmazsa, çocuklar gülmezse, tebeşir
gıcırdayınca "Hocam yaaaaaaa" diye vızırdamazlarsa ne anlamı kalıyor
ki öğretmenliğin.
Şimdi de akıllı tahta var. Ne
yazık ki özel okullar öğrenci çekmek için her sınıfa bunlardan
koymaya çalışıyor. Mutlaka bilirsiniz. Teknolojiye karşı değilim ama
hocam düşünsenize… Bilgisayardan yazıyorsunuz ya da tahtaya kalemle
yazıyorsunuz. – yazdır - tuşuna basıyorsunuz. Tak tak öğrenci
adedince düz yazınız bile word dosyası halince istediğiniz yazı
karakteriyle basılıyor ve öğrencilerinize dağıtıyorsunuz. Onlar
turist gibi oturuyor. Hazır lokma önlerine geliyor… emeksiz...
parmakları yazı yazmaktan çukur olmadan… Yani faydası da var
teknolojinin, körleştirici yönü de…
O zaman ne anlamı kalır harita
metod defterlerin, okul başlamadan alınan etiketlerin, defter
kaplarının… aynı kapla aynı dersin hem defterini hem kitabı
kaplamanın…
Özlediğim tablo…
Annemin babamla karşılıklı oturup
defterlerimizi kaplarken yanlarında durup etiketlerimizi bizzat
yapıştırmak için beklemenin tadını nasıl unuturum ben… Ama benim
çocuklarımın defter kapları ya barbi ya da spider-man resimleriyle
süslü üstelik hazır. Bir defter bitince diğer deftere takılıyor… Her
şey çok fazla kolaylaştı. Bu kadar kolaylık beni bazen korkutuyor.
Benim sevgili çocuklarım gezmek
yerine internette surf!! yapmayı tercih ediyorlar… Velilere eskiden
odalara bilgisayar koymayın diye rica ederken şimdi plazma tv
koymayın diye yalvarıyoruz. Evet, ilköğretim talebesinin odasında
internet bağlantılı bilgisayar, plazma tv… daha ne
olsun hocam… bu çocuk niye sokağa çıksın ki?
Benim uykularım kaçıyor. Bir
şeyleri değiştirmek için çırpınıyorum… Çırpınacağım da... Ama kafamı
en çok şu kurcalıyor… Meslektaşlarıma nasıl bu aşkı geri
kazandırırım?
Ne zaman okul içinde yeni etkiliğe
girişsem, "aamannn hocam… dersini ver çık… değmez gerçekten, ülkeyi
sen mi kurtaracaksın" cümlesini duymaktan o kadar çok sıkıldım ki…
Ve bir de yeni iş çıkarıyorum diye kızıyorlar... tabi öğrencileriyle
ilgilenmek bir çoğu için iş… sadece iş…
Siz de sınıfa bakar mıydınız bazen
acaba ne olacak bunlar diye, sonunda oldular mı hocam?.. Acaba
benimkiler ne olacak? Acaba Hasan BMW galerisi açıp söylediği gibi
bana araba hediye edecek mi?
J
Acaba Sevde, moda tasarımcılığı yaparken bir yandan söylediği gibi
hıfzını tamamlayıp ileride başkalarına da bu yolu açacak mı?
Çocuklar öğretmen olarak
ellerimizde… nereye yönlendirirsek oraya gidiyor… İstersek hayat
oyununu onlara başlangıç adımlarını sağlam taktiklerle attırarak biz
kazandırabiliriz. İstersek baştan kaybettirebiliriz.
Ama ben şunu anladım, canım
vatanımda önce büyükleri bilinçlendirmek lazım…”
İşte genç öğretmenimizin bize
gönderdiği satırlar böyle…
Eğer gönderirlerse
meslektaşlarımızın bizimle paylaşmak istedikleri tecrübelerini
okuyabiliriz.
|